Benim Şehrim, Londra!

Evet, her köşesini bıkmadan, usanmadan, yorulmadan karış karış gezdiğim, yaşadığım ve yaşanacak şehir. Londra için Avrupa’nın metropolü desem yeridir. Turist olarak gittiğinizde 3-4 günde asla tam olarak gezemezsiniz Londra’yı. Her seferinde yeni bir yer çıkar karşınıza görmeniz gereken, etkiler sizi. Hoşlandığınız kişiyi düşünün. Özelliklerini tek tek sıraladığınızda her şey mükemmel gibi gözükse de aslında bütününe baktığınızda bir farklılığı yoktur diğerlerinden. Ama size çok çekici gelir. Belki saçları, belki gülüşü, belki konuşması ya da bakışı yüzünden sizin ilgi merkezinize yerleşmiştir. Londra’da aynen böyledir. Tümüne baktığınızda pek bir özelliği olmayan yılın her ayı-yaz ayları dâhil- yağmurlu ve puslu bir havası olsa da oldukça çekici, otantik, keşfedilmesi zaman alan, etkileyici ve güzel bir şehirdir. Metrosu, kırmızı telefon kulübeleri, çift katlı kırmızı otobüsleri, trafiğin sağ şeritten akması, karakteristik taksileri ve mimari yapısı ile sizi büyüler. İngilizler mi? Sıcakkanlı olmasalar da oldukça kibar, bir şey sorduğunuzda cevap veren ama bizler gibi sözü fazla uzatmayan bu insanları kalabalık içinde bile fark edersiniz zaten.

Roma İmparatorluğu’nun Britanya’yı işgali sonrasında Thames nehri kenarında kurulduğu düşünülen Londra, dünyanın en eski şehirlerinden birisidir. Oldukça zengin tarihi eserleri, müzeleri, her zaman gidilebileceğiniz tiyatroları ve sergileri, denenecek yeni restoranları, görülecek yeni galerileri ile iyi bir gezi planını hak eder. Caddeleri ışıl ışıldır, yürüdüğünüz her sokakta, beklediğiniz her metro istasyonunda, kafe’de, bar’da müzik hep yanı başınızdadır. Gündüzü ayrı gecesi ayrı bir şehirdir Londra. Gece hava sıcaklığı -5 derece iken bile sanki yazın deniz kenarında geziyormuş gibi parmak arası terlikleri, çorapsız bacakları üzerine giydikleri mini etekleri ve ince kazaklarıyla yanınızdan geçen kızlara hayretle bakarsınız mesela. Ya da hepsi birbirin aynısı 3 katlı, dikdörtgen tuğladan yapılmış, sıra sıra dizilmiş kiremit renkli tipik Londra evlerinin bulunduğu sokaklardan birinde kaybolma şansınız oldukça yüksektir. Ama ulaşım sistemi harika düzenlenmiştir. Londra’da diğer Avrupa şehirleri gibi bölgelere ayrılmış durumdadır. Buna rağmen metrosu o kadar güzel işler ki şehrin hangi bölgesinde kalırsanız kalın gün içerisinde şehrin her tarafına ulaşma imkânına sahip olabilirsiniz. Unutmadan İngilizlerin de yüzde 90’ı toplu taşımayı kullanmaktadır. Tabi şehrin her yanında karşınıza çıkacak bisikletlileri de unutmamak lazım. Kısacası turist ofisinden bir şehir haritası, metro durağından alacağınız bir metro haritası ve tüm ulaşım araçları için sınırsız kullanabileceğiniz “day travel card” ile şehir artık sizindir.

Sabah erkenden kalkıp kendinizi Londra sokaklarına atmalısınız, çünkü görülecek çok yer ve yapacak çok şey vardır bu şehirde! Güne kahvaltılarını bir şekilde dünyaya kabul ettirmiş özgün İngiliz kahvaltısı ile başlayabilirsiniz. Kahvaltıdan sonra uzun ve bol gezeceğiniz bir güne hazırsanız, ilk olarak turistik yerleri tercih edebilirsiniz. “British Müzesi, Ulusal Galeri, Victoria & Albert (V&A) Müzesi, Bilim Müzesi, Savaş Müzesi ve Tarih Müzesi” giriş ücreti olmayan başlıca müzeleri. Bu yerleri gördükten sonra bana göre en ilham verici ve etkileyici diğer alanlar ise Trafalgar Meydanı, Big Ben, London Eye, Madame Tassuads, Westminister Abbey, St. Paul Katedrali, Londra Kulesi (Tower of London), Londra Köprüsü (Tower Bridge) ve Greenwich. Gitmişken 0 derece boylamın geçtiği gözlem evini görmemek olmaz. Dört mevsim yağan yağmuru ile gözünüzün alamadığı yeşili göreceğiniz Londra’nın parklarına uğramak isterseniz Hyde Park öncelikli seçim olmalıdır. İçerisinde sincapları, gölü, çeşitli kuşları, rengârenk çiçekleri ve her daim koşan insanları ile cıvıl cıvıldır. St James Park ve Regent’s Park’ta görülmeye değer diğer ünlü parklarıdır. Bu yerleri gördükten sonra ara sokaklarda kaybolabilir ve şehri daha detaylı olarak keşfedebilirsiniz. Bina üzerindeki levhalara bakarsanız Charles Dickens, Benjamin Franklin, Charlie Chaplin, Mozart, Van Gogh, Oscar Wilde, Marx ve Sherlock Holmes’ün yaşadıkları yerleri görebilirsiniz. Pazar yeri gezmeyi seviyorsanız şayet, Portobella marketi (Notting Hill), Camden Town ve Covent Garden (Londra’da ki Beyoğlu) tam size göre. Şayet kitap kurduysanız Avrupa’nın en büyük kitapevi olan Waterstone’s size hitap eder. Hatta ikinci el kitaplar ya da nadir bulunan kitaplar ilginizi çekiyorsa Londra bu konuda bir cennet.

Şayet şehir dışına çıkmak isterseniz, gidilecek yerlerin başında Windsor Kalesi açık ara şampiyon olur. Kraliyet ailesinin 1000 seneden fazladır oturduğu bu kaleye giderseniz İngiliz ihtişamına da şahit olacaksınız. Stonehenge ise antik çağın sembolü olarak görülmesi gereken listede ikinci sırada. Bu kayaları kim, neden ve nasıl yapmış hala bilinmiyor. 2000 yılında o zamanki teknolojiyi kullanarak aynısını yapmaya çalışsalar da başarılı olamamış İngilizler. Taşların bir tanesinin 4 ton olduğunu özellikle vurgulamak istiyorum. Emin olun hala gizemini koruyan bu taşları yakından gördüğünüzde pişman olmayacaksınız. Stradford-upon-Avon (Shakespeare’in doğduğu yer), Warwick Kalesi (Harry Potter’ın çekildiği kale), Bath şehri (Romalılardan kalma dünyanın en eski spa şehri), dünyanın en iyi üniversitelerinden olan Cambridge ve Oxford üniversitelerinin bulunduğu şehirleri de listeye eklemeyi unutmayın.

Londra’yı ya seversiniz ya da nefret edersiniz, arası yoktur. Ama yağmurlu ve gri havası, arada bir yüzünü gösteren güneşine rağmen konserleri, metrosu, renkli insanları, 24 saat devam eden canlılığı, aksanı ve karakteriyle vazgeçilmez bir şehirdir Londra benim için. Coffee Nero’da kahve içmeyi, Thames nehri kenarında yürümeyi, müzelerde kendinizi kaybetmeyi, Waterstone’s da kitaplara bakıp hepsini almalıyım demeyi, Hyde Park’da sincapları beslemeyi, Portobello’da marketleri gezip antikalara göz atmayı, 4 katlı kocaman oyuncak mağazası Hamleys’te tüm oyuncakları kurcalamayı, Big Ben ve Londra Köprüsü’nü titreyerek saatlerce seyretmeyi, Piccadilly Circus’ta tiyatro izlemeyi, Oxford Street’te bir mağazadan diğerine geçerek tüm günü geçirmeyi, sokaklarda başıboş dolaşmayı, sokak müzisyenlerini ve aktivitelerini izlemeyi unutamadığınız, metrosunda “Mind the gap between the train and the platform” lafına alıştığınız, dolaşmaktan ve yaşamaktan asla sıkılmayacağınız, Heatrow Havaalanına indiğinizde büyük bir heyecan ve mutluluk duyduğunuz ama bir türlü veda edemediğiniz, en karmaşık, en özlenilen, en canlı, ayrılması en zor şehirdir. Bir “thank you”, bir “next please”, bir “sorry”, bir “cheers” şehridir. Her şeyin tersten olduğu, puslu gri havası ile önceleri iç karartıcı gelse de farklı teması ve yaşam kalitesi ile insanı kendine bağlayan şehirdir. Londra, asla vazgeçemeyeceğiniz bir şehirdir.

Bir şey kaçırmayın! sosyal ağlardan bizi izleyin...


Yorum yazabilmeniz için önce giriş yapmalısınız.

Henüz kimse yorum yapmadı.

MGKMEDYA ÜZERİNDEKİ DİĞER TARTIŞMALAR