Kaybedenler Kulübü

Placeholder4

İkisinin de yolu buradan başlamış... Biri burada doğmuş ve sonradan okyanusları aşmış, diğeri ise çocukken gelip ilk gençliğinde o büyük ve görkemli, çınarlı, kubbeli limanda sürdürmüş yaşantısını. İkisinin de ileride başaracakları büyük işlerin temelleri burada atılmış. Ve yüreklerinin en derinlerinde bir yerlerde sessiz ama büyük bir sevgi besledikleri bu şehrin başına gelenler, ikisini de o büyük ve kalabalık Kaybedenler Kulübü’nün üyesi yapmış.

Ben onları Basmane’nin küçük ve pek önemsiz gibi görünen simgesi Dönertaş’ın başında keyifle sohbet ederlerken hayal etmeyi seviyorum. Türk olanı Rumcayı, Rum olanı ise Türkçeyi az çok biliyor. Ve yazdıklarının ihtişamı, işte bu ortak zenginlikten kaynaklanıyor. Ne de tatlı konuşup duruyorlar edebiyattan, sanattan ve hayattan...


Basmane’nin 1890’lardaki simalarından Halit Ziya Uşaklıgil, ilk şiirlerini ve denemelerini İzmir’de yazdı. Burada aşık oldu, burada eğitim gördü, burada Fransızca öğrendi ve burada gazetecilik yaptı. Aya Fotini’nin ve Hisar’ın gölgesinde bulundu aynı anda. Vezir Hanı’ndan geçti, Sarıkışla’yı gördü. Şeyh Şemseddin ve Şeyh Bedreddin’in etekleri üzerinde uçarcasına yürüdüğü sokaklarda dolaştı, bu sokaklardaki kahvehanelerde nargile içti, zeybek hikâyeleri anlattı ve dinledi. Ve gün geldi yeniden döndü şehre, anılarını ve artık çok uzaklarda kalan gençliğinin kıpırtılarını bulabilmek için. Ama hayal kırıklığına uğradı. Hiçbiri yerinde yoktu. Tanıyamıyordu gençliğini Halit Ziya. Şöyle yazdı:

“Kendimi yabancı bir ülkenin tanılmamış insanları arasında buldum, sinirlerimden bir ürperti geçti. Gerçekten İzmir’de, şu benim sevgili İzmir’imde miydim?”

Modern Türkçe romanının ilk temsilcisi, Cumhuriyet’in yarattığı toplumsal dönüşüm sürecinin, yani çağının tanığı yazar Halit Ziya Uşaklıgil, Kaybedenler Kulübü’nün üyesi olduğunu belki de o an anlamış olmalıdır.


Tam 1900’de İzmir’de, Urla’da doğan Yorgo Seferis ise 14 yaşına kadar, yani 1914’e dek kaldığı İzmir’de, gelecekte kendisine “Elenizmin Şairi” unvanını kazandıracak eserlerinin tohumlarını topladı. Scala Vourla’nın (Urla İskelesi) kalbindeki Batis’te kahve içen ihtiyarların anlattığı hikâyelerden ve binlerce yıllık taş işliklerde üretilen zeytinyağından beslendi. Çatalkaya yamaçlarında yaban çilekleriyle dolu toprak yoldan iyot kokusunu ciğerlerine çekerek geldi İzmir’e. Kokaryalı ve Karantina’nın pırlanta köşklerini, Frenk Mahallesi ve Kordonboyu’nun cıvıltısını duydu ve yaşadı. Sporting Club’da babasının dizi dibinden izledi adalar denizinin maviliğini. Doğumundan elli yıl sonra ne kalmış diye bakmak üzere geri döndü. Pek bir şey kalmamıştı. Bitmiş, gitmişti her şey. Şöyle yazdı:

“Tanyeri ağarırken penceremden deniz ve İki kardeş diye bilinen kayalar, hepsi bu. Kos’un gömü vazolarını hatırladım. İzmir böyle bir vazo olmalı benim için - kimse geri dönemez. Bir hayalet gibi, gölgesini yitirdi İzmir.”

Seferis, bu satırları yazdıktan 13 yıl sonra Nobel Edebiyat Ödülü’nü alacaktır. Ve kaybedenler Kulübü üyelerinin gururu olacaktır. Buruk bir gurur...


Kaybedenler Kulübü büyüktür, kalabalıktır. Ve kısaca hikâye etmeye çabaladığımız üzere, ünlü üyeleri vardır. Bazen kaybettiğimizi bilmeyiz, ama bir zamanlar sahip olduğumuz ne varsa yokluğunda da bizimledir aslında. Tıpkı insanlar gibi, tıpkı şehirler gibi. Arar dururuz onları. Kalanlarla avunuruz. Basmane’nin küçük ve pek önemsiz gibi görünen simgesi Dönertaş’ın karşısında durup iki adamın sohbet ettiğini hayal ederiz. Bu şehirde hepimiz, aslında Kaybedenler Kulübü’nün birer üyesiyiz.

Bir şey kaçırmayın! sosyal ağlardan bizi izleyin...


Yorum yazabilmeniz için önce giriş yapmalısınız.

Henüz kimse yorum yapmadı.

MGKMEDYA ÜZERİNDEKİ DİĞER TARTIŞMALAR