İlk Kan (Kerbela 13)

Ömer döneminin en önemli işlerinden birinin, yeni şehirler kurdurmak olduğunu söylemiştik. Kahire, Kufe, Basra gibi şehirler… Bu şehirleri kurdurmakla Ömer, hem daha ilkokul seviyesinde olan Arapların, kadim Ortadünya kültürü karşısında erimemesini sağlamış, hem de, o şehirlerde hangi kabilenin hangi mahallede oturacağını bizzat kendisi belirleyerek, Arap kabileciliğini dengede tutmayı başarmıştı.

Elbette bu dengeler Ömer’in yokluğuyla darmadağın olmuştu…

Kufe, önemli bir şehir… Irak toprakları, Basra ve Kufe denen iki şehirden idare ediliyor.

Irak derken de aslında, bugün İran denen coğrafyayı da içine alan geniş bir bölgeyi kastediyoruz.

Araplar arasında ana iki damarın, Adnani (Kureyş) ve Kahtani (Yemani denen kabileler, mesela Medineliler) soyunun sürekli rekabet halinde olduklarını da anlatmıştık.

Ömer’in, birbirlerini yemesinler diye “Cihad”a yolladığı bu bedeviler, koca Sasani imparatorluğunu yok etmiş ve Irak denen coğrafyanın yeni lordları olmuşlardı.

İşte Kufe şehri, bu yeni ve çoğunlukla sonradan görme bedevi lordların merkeziydi.

Ömer’in dengeleri altüst olunca da Kufe, Kahtani Arapların yığıldığı bir yer haline geldi.

Tabiî ki Kahtani Arabın, Kahtani akıl hocası olmalıydı. Ebu Musa el Eşari…

Âlim, dindar, zahit ve fakat bir o kadar ferasetten yoksun, bedeviyetini aşamamış biri.

Her bedevi gibi o da, siyasetten ve dengeden anlamıyor. Kufelilerin akıl danesi bu adam.

Osman, valileri genelde akrabaları arasından seçiyor. Seçiyor ama Kufe’ye öyle birini gönderiyor ki bu, kendi sonunu da hazırlayacak olan olayları tetikleyecek bir hata… Said b. As…

Genç, tecrübesiz ve ebleh biri… Valiliğe tayin olduğu ilk günlerde, kendisi onuruna verilen yemekte, bir şiir okuyor ve bu şiirde, “Şu Hire (Irak) toprakları, Kureyşin arpalığıdır” manasına gelecek bir ifade kullanıyor. Çevresi, Kahtani lordlarla çevriliyken söylüyor hem de. Hemen ortalık karışıyor. “Biz Allah rızası için buraları fethettik, meğer tüm yaptıklarımız Kureyş’e şan ve güç katmakmış ha!” deyip, valiyi bir güzel benzetiyorlar.

Vali, ahali isyan çıkardı diyerek merkezden yardım isterken, Kufe ileri gelenleri de bir heyet oluşturup Medine’ye, Halifeye gönderiyorlar durumun aslını anlatmaları için…

Heyet Medine’ye vardığında ilk şok yaşanıyor. Osman’a ulaşmak için kırk kapı aşmaları gerektiğini ve halifenin, Ömer gibi bir çadırda oturmak yerine, kallavi bir villada ikamet ettiğini öğrendiklerinde hayal kırıklığı zirve yapıyor. Günlerce uğraşmalarına rağmen Osman’la görüşmek için randevu alamıyorlar. En sonunda heyete Şam’a gitmelerini, bu olayı, Şam valisi Muaviye’nin mahkeme edeceği bildiriliyor.

(Bu arada belirtmek gerekir ki, ilk zühd hareketinin (bir lokma, bir hırka) doğuşu da, Osman dönemine tepki olarak, bu zamana rastlar…)

Heyet Şam’a gider… Muaviye her iki tarafı da dinler… Ve özetle dediği şudur; Nasrettin hoca misali, “Sen de haklısın, sen de haklısın”…

Anlayacağınız olayı adil bir şekilde çözmek yerine, kaosu tetikler… Kaos en çok, şeytani zekâsı olanlara yarar ve bu Muaviye’de fazlasıyla vardır.

Olaylar büyür… Hoşnutsuzluk artar… Mısır’dan İran’a kadar tüm coğrafya kaynamaktadır… Ali başta olmak üzere birçok sahabe uyarılarda bulunurlar… Ancak yapılan, işi Allah’a bırakmaktan ibaret kalır.

Kufe valisinin yerine kim gelecektir sizce?

Elbette bir Kahtani ve elbette Ebu Musa… Osman, olayları yatıştırmak için Kufe’nin akıl hocasını vali tayin etmiştir ama bu hatanın en büyüğü olacaktır… Çünkü böylelikle Kufe, özerk bir eyalet olmuştur bile… Devlet, acz göstermiştir…

Her zaman bu böyledir, bazen isyancıların gazını almak için devlet tarafından verilen tavizler, onların gazlarını almak yerine, daha da ateşlenmelerine sebep olur…

Kazan kaynar… İsyancı muhalifler, hac yapmayı bahane ederek, Medine’ye doluşmaya başlamışlardır… Şam’dan yardım istenir… Muaviye bir ordu gönderir Medine’ye ama ordu komutanına, Medine’ye yakın bir yerde konuşlanmasını ve kendisinden emir gelmedikçe, şehir yansa bile müdahale etmemelerini salık verir… Ki, müdahale emrini hiçbir zaman da vermeyecektir…

Önde gelenler, son bir kez uyarırlar Osman’ı, “çekil”… Osman, hilafetten çekilmeyi reddeder…

Göstere göstere gelen bir afettir bu aslında. Ne olacağını herkes biliyordur belki de…

Ama gaflet, delalet ve ihanet, her devirde var olan bir olgudur…

Ali, ihalenin kendisinde kalacağının farkındadır… Bu sebeple oğulları Hasan ve Hüseyin’i, Osman’ın kapısına gönderir koruma olarak… Başkaları da vardır orada… Zira Osman’ın evi artık muhasara altındadır… Su dahi sokulamıyordur içeriye…

Şam ordusu ise hala beklemektedir…

İsyancılar, peygamber evlatlarının kapısını beklediği bir eve giremezler bir süre… Ama kapıdan giremeyenler bacadan girecek ve Osman’ı katledeceklerdir. İsyancı dediysem eşkıya sanmayın hepsini… Bunların arasında Ebu Bekir’in oğlu Abdullah da vardır…

Şam ordusu hala beklemektedir…

Çünkü Ebu Süfyan ve ailesi yıllardır beklemektedir…

O kutlu gün için…

Pak Muhammed’in son verdiği saltanatın yeniden ihyası için…

Pek yakında, Muhammed’in can düşmanları, bu kez onun temsilcisi olarak, yeniden tahta geçeceklerdir.

Bu kez tek fark vardır… Artık putlara değil, Allah’a tapacaklardır sadece…

Sanki Allah, kendisine tapınılmasını istiyormuş gibi…

Bir şey kaçırmayın! sosyal ağlardan bizi izleyin...


Yorum yazabilmeniz için önce giriş yapmalısınız.

Henüz kimse yorum yapmadı.

MGKMEDYA ÜZERİNDEKİ DİĞER TARTIŞMALAR