Bir Ödül Konuşması

Yayıncılar Birliği bu seneki Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülü’nü Kırmızı Kedi Yayınevi’ne verdi. Konuşmama teşekkür ederek başlıyorum. Bu ödülün verildiği şu günlerde bir dönemi geride bırakmaya çalışıyoruz. Baskı ve hukuksuzluklarla dolu bir dönem bu. Gencecik çocukların sokak ortasında öldürüldüğü, ailelerinin yuhalatıldığı, hırsızlık ve yolsuzluk iddialarının ayyuka çıktığı bir dönem. Böylesi bir dönemde Yayıncılar Birliği Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülü’nü almak hem benim hem de Kırmızı Kedi Yayınevi için sevindirici.

Kırmızı Kedi gibi genç bir yayınevinin böylesi bir ödülü alması çok sık rastlanan bir şey değil. Bu alışılmadık durumun sırrı Türkiye’nin içinde olduğu ve halen çıkmaya çalıştığı dönemin özelliklerinde gizli. Yayıncısından gazetecisine, yazarından aydınına kadar neredeyse herkesin yaka silktiği bu dönem o günlerde büyük bir propaganda kampanyasıyla başlatılmıştı. Tek derdi Cumhuriyet Devrimi’yle hesaplaşmak olan gerici bir zihniyetin insan hakları ve düşünce özgürlüğü adına alkışlandığı; demokrasi ve düşünce özgürlüğü kavramlarının içlerinin boşaltıldığı, kirletildiği utanç dolu günlerdi.

Propaganda dalgasının hemen ardından hukuksuzluk ve şiddet geldi. Söz konusu zihniyet Atlantik ötesinden esen rüzgârlar sayesinde kendini biraz daha rahat hisseder hissetmez tertiplere başladı. Bu kez hukuk diye diye hukuk tepeleniyordu. Suçsuz insanlar sahte delillerle, sözde gizli tanıklarla cezaevlerine dolduruldu. Ergenekon, Balyoz, Odatv, Poyrazköy, Askeri Casusluk davaları… Bugün tertip olduğu iyiden iyiye ortaya çıkan bu davalarla aydınlarımız, siyasetçilerimiz, yazarlarımız, gazetecilerimiz ve subaylarımız hapse atıldı. Bu tertiplerle toplum korkutulmaya çalışılırken, bir avuç sözde aydın “askeri vesayetten kurtuluyoruz, Türkiye bağırsaklarını temizliyor” gibi laflarla baskı ve zorbalık rejimini meşrulaştırmaya çalışıyordu.

Burada bahsi geçen sözde aydın meselesi önemlidir. Önemlidir çünkü zamanında baskı ve zorbalığın meşrulaştırılması için gayret gösteren bu kişilerin şimdilerde zorbalık gemisinin batmakta olduğunu görüp “muhalifliği” keşfettiğini görüyoruz. Ne acıdır ki, düzenlenen tertiplerde bazen piyonluk bazen de suç ortaklığı yapanların bile demokrasiden ve düşünce özgürlüğünden bahsetmeye başladığı, daha dün cezaevine girenler için “onlar gazeteci değil” diyenlerin suçları ortaya çıktıkça “gazetecilik, yazarlık” kisvesi altına saklanmaya çalıştığı bir dönemdeyiz.

Gerçekten de 12 Eylül’e rahmet okutan günlerdi. Artık bütün bu tertiplerin sadece bir grup gazeteci, yazar ve subayı hapse atmak için değil bütün bir milleti gerici bir idare altında Ortadoğu’da savaşa sürmek için düzenlendiğini rahatlıkla tespit edebiliyoruz. Herkes bir sınava girdi. Kimi dik durarak bu sınavı verdi, kimileri de zorbalığı ve hukuksuzluğu bazen açıktan destekleyerek, bazen sessiz kalarak, bazen de “Ama onlar da…” laflarının ardına sığınarak sınıfta kaldı.

Ne mutlu ki zorbalık ve hukuksuzluk yanıtsız kalmadı. Jön Türklerden beri bu topraklarda var olan baskılara direnme kültürü kendini gösterdi. Aydınlarımız, gazetecilerimiz, subaylarımız teslim olmadı. Millet tertiplerle içeri atılan değerlerine sahip çıktı. Cezaevlerinin önünde barikatlar yıkıldı, neredeyse yasaklanan 19 Mayıslarda, 23 Nisanlarda on binlerce insan sokaklara döküldü. Bu cesur tutumlar zorbalığa ve baskıya karşı öfkeyi mayaladı. Birkaç sene sonra patlayan Gezi Olayları bu mayanın tuttuğunu göstermektedir. Kısacası o günlerde bir avuç insanın mahkemelerdeki, cezaevlerindeki cesur tutumu baskının, zorbalığın ve hukuksuzluğun bitişini başlatmıştı.

Kırmızı Kedi işte bu zorlu dönemde yayıncılık yaptı. Cezaevine atılan yazar ve subayların, işsiz bırakılan gazetecilerin kitaplarını yayımladı. Zorbalığa ve hukuksuzluğa karşı çıkılabileceğini gösterdi. Cezaevlerine atılan, manevi olarak linç edilen, işsiz bırakılan insanların seslerini duyurarak kurulmak istenen ideolojik hegemonyayı tesirsiz hale getirdi. Burada özellikle iki örnek üzerinde durmak isterim. Soner Yalçın’ın Samizdat’ı Odatv Davası’nın nasıl bir tertip olduğunu gözler önüne serdi. Öte yandan o dönemde kimsenin basamadığı Samizdat’ı yayımlamak yayınevlerinin sadece para kazanmak için kurulmuş işletmeler olmadığını, aynı zamanda yazar özgürlüğünün de teminatı olduklarını hatırlatmak açısından önemliydi. Yılmaz Özdil’in değerli katkılarıyla hazırlanan ve Maltepe Askeri Cezaevi’ndeki tutsak subaylarımıza gönderilen mektuplarının derlenmesinden oluşan Er Mektubu Görülmüştür kitabı milletin Balyoz Tertibi ile hapse atılan subaylarına nasıl sahip çıktığını bütün kamuoyuna gösterdi.

Bütün bu dönemde aslında tek yaptığımız zorbalığa ve hukuksuzluğa rağmen yayıncılıkta ısrar etmekten ibarettir.

Tertipler başladığında ne olursa olsun hep hakikate sadık kalmaya karar vermiştik. Ne mutlu bize ki dün neredeysek bugün de oradayız. Hep orada kaldık; bugün zorbalıktan ve hukuksuzluktan bahsedenlerin sayısının çoğaldığını, toplumun hatırı sayılır bir kısmının bizim yanımıza geldiğini gördükçe mutlu oluyoruz. Bu mutluluğumuzun nedeni beğenilme ya da övülme ihtiyacımız değil. Biz sadece görevimizi yaptık ama dün sessizce, fısıltılarla, el altından iletilen takdir ve övgülerin bugün yüksek sesle tekrarlanmasından bir dönemin bittiğini anlıyoruz. Mutluluğumuz bundandır. Bugün Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülü’nün Kırmızı Kedi’ye verilmesini de bu çerçeve içerisinde değerlendiriyoruz.

Etmem gereken teşekkürler var. Birincisi elbette yayınevinde o günden bugüne birlikte çalıştığımız arkadaşlarımıza. Korkmadan, fedakârca yanımızda durdular. İkinci teşekkürümüz yazarlarımıza. Asıl cesur olan onlardı. Kimi hapse girdi, kimi işsiz kaldı ama hepsi de dik durdu. Bu gözü dönmüş dalgaya teslim olmadılar. Biz onların seslerini duyurabildiğimiz oranda işimizi yaptık. Son olarak da okurlarımıza teşekkür ediyoruz. Bize her zaman sahip çıktılar, benimsediler. İşimizi daha iyi yapmamız için bizleri şevklendirdiler.

Burada bir haksızlık yapmak istemeyiz. Çoğunluğun sindiği, sinmeyenlere nefret ve kuşkuyla bakıldığı bu dönemde, elbette başka yayınevleri de zorbalığa karşı tavır aldılar. Hepsini minnetle anıyoruz ve bu ödülü Kırmızı Kedi nezdinde onlara da verilmiş kabul ediyoruz.

Yayıncılar Birliği’nin ülkemiz açısından bu kritik dönemde verdiği Düşünce ve İfade Özgürlüğü Ödülü’nü Gezi’de yitirdiğimiz gençlerimiz ile Kuddusi Okkır, Ali Tatar, Murat Özenalp gibi bu karanlık tertiplerde hayatını yitiren ve ne yazık ki daha az zikredilen tüm kumpas kurbanları adına alıyorum.

Hepinize tekrar teşekkür ediyor, saygılarımla…

Bir şey kaçırmayın! sosyal ağlardan bizi izleyin...


Yorum yazabilmeniz için önce giriş yapmalısınız.

Henüz kimse yorum yapmadı.

MGKMEDYA ÜZERİNDEKİ DİĞER TARTIŞMALAR