Zavallı Themis!

Beyaz adam
özgürlük gibi adaleti de
bir kadın heykeliyle simgeledi
ama elinde terazi tutan
zavallı kadın
gözleri bağlı olduğu için
kendisine tecavüz edenin
kim olduğun göremedi Sunay Akın

Frankfurt. 2014 Martının tam ortası. Römerberg Meydanında huzurlu bir Pazar günü. Hava güzel. Güneş bile yüzünü gösteriyor arada. Bir kafedeyim. Türkiye’de son yıllarda kafelerde çalışmayı adet edindim. Ev-ofis çalışırken daha sık yapıyordum bunu. Evde sıkılıyorum. Hoş, ofisteyken bile yukarıdaki terasa çıkıyorum bu günlerde.

Tam karşımda meydana karakteristiğini veren binalar. Dış cepheleri harika. Dış cepheler olmasa meydan sıradanlaşacak. Çarpıların yoğunlukta olduğu şekiller ahenkle sıralanarak kaplıyor binaları. Ama sırıtmıyor, fazla gelmiyor insana, yormuyor. Dört dörtlük bir estetik anlayışı şehrin bu bölümünü olağanüstüleştiriyor.

Bu karakterli, göz alıcı ama şatafatsız duruşu daha önce de görmüştüm. Beni benden alıyor, garip bir keyif veriyor, derinlerde bir şeylere dokunuyor her seferinde. Şekillerin bir anlamları var mı bilmiyorum. Bir mimari anlayışı / dönemi yansıtıyorlar mı bilmiyorum.

Hakkında hiçbir şey bilmediğim bir kızdan sırf çok güzel diye hoşlanmak gibi bir şey.

Arada çan sesleri duyuluyor. Fark edilme kaygısı taşımadan çalıyorlar ama. Ortamla birleşip ona anlam katıyorlar. Dine çağrı, dini anımsatmak bu şekilde olmak gerekir diye düşünüyorum. Yoksa kasetlere kaydedilmiş musiki yoksunu, adlarına ezan denen ama aslında ezana hakaret eden, hoparlör marifetiyle neşredilen rezil bir kakofoni pek sevimli olmuyor. Böyle olunca da mistizm adına, zarafet adına, huzur adına çok bir şey kalmıyor geriye. Hiçbir şeye yakışmayan ve hiçbir şeyle de ahenkli olmayan bu çığırtkanlık dinden çok uzak bir yerde duruyor. Din böyle mi ifade etmeli kendini, yoksa tıpkı eskilerde olduğu gibi bir müezzinin naif ve fakat güçlü çıplak sesiyle mi? Böylesi daha sahici olmaz mı? Daha davetkâr, daha huzur verici, daha samimi ve inandırıcı? Daha vaat edici olmaz mı? Bence öyle. Neden bütün sesleri bastırma kaygısı taşısın ki ezan?

Ezanın Türkçe söylenmesi gerektiğini de düşünmüyorum bu arada. Arapça söyleyince laik olmaktan çıkmıyoruz ki. Bu konuda ısrar etmek demokrasiyi zorlamak gibime bile geliyor. Hatta “laikliği tam beceremiyoruz, gücümüz bu detaylara yetiyor” şeklinde bile algılanabilir bu tutum.

Çanlar ara ara çalmaya devam ediyor ve çözmeye başlıyorum. Çözüp de mutlu oluyorum. İlk çeyrek de bir, ikincisinde iki, üçüncüsünde üç ve saat başında dört kere çalıyorlar. Mini bir konser veren genç, para kâsesi uzatıyor, biraz bozuklu veriyorum.

İçeri geçtim şimdi. Sırtım meydana dönük. İçerisi sevimli, sıcak. Apple strudel söyledim.

Bu Almanlar elmayı tatlıda kullanmayı pek bir iyi biliyorlar. Ellerine sağlık!

Sırtım meydana dönük değilken tam solumda Themis duruyordu. Hani şu bir elinde terazi, bir elinde kılıç, gözleri bağlı, adaleti simgeleyen hanım kız. Şimdi sağıma denk geliyor. Türkiye’de meydanlarda pek göremezsiniz Themis’i. “Bu ülkenin orta yerinde adalet aramayın!” mesajı olabilir mi bu gizliden gizliye? “Gidin ara sokaklara, kendi adaletinizi kendiniz sağlayın, meydanlar da bize kalsın” gibilerinden.

Yanlış yerde durmuyor mu Themis? Neden sol? Ya da neden (bulunduğunuz noktaya bağlı olarak) sağ? Onun herhangi bir yönde durmaması gerekiyor. Her şeyin tam merkezinde olmalı. Sağ ya da sol siyasete ait bir şey. Hepsinden ayrı bir yerde sapasağlam durmalı. İsteyen gelir kendisinden yararlanır ama Themis kimseye yardımcı olayım diye yerini değiştirmez, bir saf belirlemez, belirleyemez. Bu yüzden ne sağda ne de solda aranır. Hükümetler üstü olarak hep vardır ve aynı yerdedir. Themis her şeye rağmen ve her şeyden evveldir.

Belki burada, Almanya’da, Frankfurt’ta tam merkezdedir. Belki de ben, adalete güvenim yıprandığı, hırpalandığı için onu ille de bir yönde duruyormuş gibi algılıyorumdur.

Muhtemelen de öyledir. Yoksa şehrin en meşhur meydanlarından birinde duruyor kızcağız, daha ne yapsın merkezde olmak adına.

Dedim ya, benim güzel memleketimde Themis’in konumu bayağı bir farklı. Kendimize benzetmişiz kızcağızı. Kadının ayaklar altına alındığı bir ülkede Themis’çik ne yapsın ki?

Kimi zaman para karşılığı çocuk gelin ediliyor, kimi zaman da bir “besleme” misali bazılarının günlük ayak işlerine koşturuluyor. Daha kötüsü ise çoğu zaman da yok sayılıyor, hor görülüyor, hatta tecavüze uğruyor. Erkek egemen bir ülkede zavallı bir figür Themis kız. Hepsi o! Saygı görmüyor, el üstünde tutulması gerekirken sık sık dayak yiyor.

Sadece menfaatler için, kısa süreli ve tek taraflı olarak kullanılıyor, bir gecelik ilişkiler misali bir hayat kadını muamelesi görüyor. İhtiyaca göre şekilden şekile sokuluyor, işi bitince de buruşturulup atılıyor bir köşeye.

Oysa Themis böyle bir şey değil. Bir seks objesi değil. Sadece pislikleri temizlemekte kullanılacak günübirlik bir köle değil. Ondan böyle yararlanamazsınız. Themis yalnız bazıları için bazen ve bazı yerlerde değil, herkes için, her zaman ve her yerdedir. Yasadır, kuraldır. Ama gelip geçici bir yasa değil. Değişmez, evrensel ve ölümsüz doğa yasasıdır.

Adaletin Tanrıçasıdır ve temsil ettiği adalet hak etmeyenlere isim olacak nitelikte bir şey değildir. İlahi adaletin yeryüzündeki görünümüdür. Evrensel hukukun simgesidir. Sadece belli bir kesime, o da diledikleri ölçüde hizmet etmez. İstese de edemez ki! Bu onun varlık nedenine aykırıdır.

Sonra hakları vardır, gün gelir hesap sorar. Kötüye kullanıldığı, değer verilmediği, paçavraya çevrildiği günlerin hesabını. Asla yapmayacağı şeyleri, kendisine zorla yaptırmanın, yaptırıp da onu utandırmanın hesabını. Sabırlıdır Themis, sabırla bekler hakkını arayacağı günleri. Ruhunun derinlerine işlemiş adalet duygusunun manevi huzuruyla büyük bir olgunlukla sabreder. Adaletin sembolü, kendisine adil davranılacağı günleri metanetle bekler, bazen ümitsizliğe düşse de.

Değerini bilenler, onu anlayanlar, anlayabilmek için yıllarca dirsek çürütenler ise ulaşamazlar ona. Ulaştırmazlar da ondan. İşlerine gelmez çünkü Themis’in el üstünde tutulup da yere göğe sığdırılamaması, var gücüyle adaleti haykırması. Biraz olsun sesi çıkacak olsa, halka ulaşmak istese, elini keserler, dilini bağlarlar, kılıcını kütleştirirler, kötülükleri ayaklar altına almasını temsil eden yılanı, yerden alıp boynuna dolarlar ve boğmakla tehdit ederler onu. Aşağılamak için şalvarlı, göbekli, terlikli heykellerini yaparlar. Themis, Themis olmaktan bir kere daha çıkar. Sabahlara kadar azar işitir başkalarına yardım elini uzatmak istedi diye. Defalarca dövülür. Tekrar ve tekrar hatırlatılır:

“Sen sadece bize hizmet edeceksin!”

Kendisine ulaşmak isteyenler de bir kez daha kahrolur böylece. Themis’le aralarına bir kat daha parmaklık örülür, üzerine kilit üstüne kilit düğümlenir. Ya Themis mahpustur ya da onlar, artık nereden bakarsanız. Ne fark eder ki!

Benim memleketimde Themis’in gözleri, (karar verirken tarafsız olsun diye değil de), olup bitene şahit olmadan karar versin diye bağlıdır. Buna rağmen “Ne olur ne olmaz, belki bir gün bağ düşer de gerçekleri görür” korkusuyla iki gözü de kör edilmiştir zavallıcığın.

Terazisinin ayarı ise çoktan bozulmuş ve ihtiyaca göre ayarlanmış, adilce tartma yetisi ortadan kaldırılmıştır. Ama o terazi, göstermelik de olsa hep eline zorla tutuşturulur.

Adaletin verdiği cezaların caydırıcılığını temsil eden kılıcı kendi kalbine saplıdır, her nefes alışında her kımıldayışında, her sesini çıkartmak isteyişinde canını acıtır.

Bu yüzden Themis’in gözleri yaşlıdır bizim oralarda. Gözler göremez ama gözyaşı akıtmaya devam eder. Kırgındır o, kadınlık onurunu yitirmiştir. Uğradığı tecavüzler ruh halini darmadağın etmiştir. Yorgun ve bazen ümitsizdir. Kahrolmuştur ve kahrolmaktadır.

Her yanı ayrı acır, ama bilhassa yüreği. Bu haldeyken ortalarda görünmeyi pek istemez.

Hele meydanlara hiç çıkmaz. Buna çok üzülür ama çıkmaz. Çıkamaz.

Bir gün bütün heybetiyle geri gelecektir o güzel kız, ama mutlaka gelecektir. Yaralarını sarmış, temizlenmiş, paklanmış, kılıcını keskinleştirmiş, terazisini yeniden adalete ayarlamış, boynundaki yılanı olması gereken yere, ayaklarının altına almış, saygınlığını ve kadınlık onurunu geri kazanmış olarak, dingin ve huzurlu gelecektir. Eskisinden daha güçlü, daha ölümsüz gelecektir. Kendisine ihanet edenlere bile adalet sunabilecek bir yüce gönüllülükle, herkes için gelecektir. Gelecek ve Tanrıların toplantılarına başkanlık yapacak ululuktaki kudretini, Allah’ı alet ederek yapılan tüm fenalıkların üzerine bir kâbus gibi çöktürecektir.

Muhtemelen de gün ağarırken gelecektir. Artık 19 Mayısın sabahı mı olur, 23 Nisanın mı, ya da 29 Ekimin mi bilemem.

En güzeli de 10 Kasım olur hani! Ama tam gün ağarırken değil de az daha sonra çıkıversin o zaman.

Av. Serdar Değerli

Bir şey kaçırmayın! sosyal ağlardan bizi izleyin...


Yorum yazabilmeniz için önce giriş yapmalısınız.

Henüz kimse yorum yapmadı.

MGKMEDYA ÜZERİNDEKİ DİĞER TARTIŞMALAR