Dünyanın Açıkhava Sineması: Locarno

Placeholder4

Bugünü dolu dolu yaşarken geçmişi unutmamak ve geleceği merakla sorgulamak...

Locarno Festivali, bu basit yaşam felsefesini en özgün biçimiyle sinema dünyasına yansıtan etkinliklerin başında geliyor. Sadece İsviçre'nin değil, Avrupa'nın en önemli sinema festivallerinden biri olan bu etkinliği yaklaşık otuz yıldır kesintisiz izlememin gerisindeki nedenleri düşünürken, beylik bir soru takılıyor aklıma: "Issız bir adaya giderken yanınızda götüreceğiniz tek kitap ne olurdu ?” sorusu... Geçen ay, "France Culture" radyosunda dinlediğim Fransız filozof Michel Onfray’nin, biraz kışkırtıcı bir tonda “iyi bir sözlük götürürdüm” yanıtını verdiği bu soruyu, “her yıl sadece bir festival izleyecek olsanız hangisini seçerdiniz”diye konumuza uyarlarsak, Venedik’i bile feda ederek, benzer bir kışkırtıcı tavırla, "Locarno" derdim kuşkusuz...

3 Ağustos gecesi, eski kentin göbeğindeki Piazza Grande’deye yerleşen açıkhava sinemasında, İskoçyalı genç yönetmen Colm McCarthy’nin (1973) “The Girl With All The Gifts” adlı bilimkurgu türü filmiyle, yaklaşık 5 bin kişi önünde perdelerini 69. kez açan festival, geçen ay yitirdiğimiz iki usta yönetmeni, Abbas Kiarostami (1940-2016) ile Micheal Cimino’yu (1939-2016) saygıyla selamlıyor. On gün boyunca unutulmayacaklar; filmlerinden örnekler sunulacak, sinema tarihindeki farklı yerlerinin önemi üzerinde söyleşiler düzenlenecek...

Piazza Grande'in, açılış gecesi alışıldığı kadar dolu olmamasının temel nedeni, zombilerin saldığı dehşeti perdeye taşıyan "The Girl With All The Gifts" değil kuşkusuz . Bu göreceli tenhalığı ( Piazza Grande'nin 8-9 bin seyirciyle dolup taştığına çok tanık olduk) Avrupa ülkelerinde yaşanan terör olaylarının İsviçre ve İtalya'ya da sıçraması olasılığın getirdiği tedirginlikle açıklamak daha doğru olacak. Ciddi güvenlik önlemleri alınsa da, IŞİD terörünün, yaşayan ölüler gibi dehşet saçan uyurgezer neferleri, ne yazık ki, bir korku filminin beyazperdede kalan figüran zombileri değiller...

Aslında, açılış filmi de göreceli bir düşkırıklığı yaşatıyor: Televizyon dizileri yönetmeni McCarthy, korkularımızın temelini sorgulamaya çalışan kimi metaforlara karşın, klasik reçetelerle kotarılmış bir korku filmi gerçekleştirmenin ötesine gidememiş...


Genç sinemanın sesi, İnternet üzerinde de izlenebildi...

Her yaz sinema tarihininden önemli sayfalar açan Locarno'nun bu yılki gündeminde 1950 ve 60'ların Alman sineması vardı; ve yine birçok usta yönetmene ve oyuncuya (bu kez Jane Birkin, Roger Corman, Alejandro Jodorowsky, Harvey Keitel, Stefania Sandrelli...) değişik onur ödülleri verildi. Günümüzün genç sineması, yine iki ayrı bölümde, farklı ödüller için yarıştı: “Uluslarası Yarışma”da (Concorso internazionale) Altın Leopar ödülüne aday 17 film arasında bulunan Yusuf Şahin’in mirasçısı Yousry Nasrallah yanında, ağırlık yine genç yönetmenlerdeydi; ayrıca, başarılı örnekleri alkışlanan ve ödüllendirilen Bulgar ve Romen sinemaları, balkan sinemasının yükselen çizgisine işaret ediyordu.

"Günümüzün Yönetmenleri Yarışması” (Concorso Cineasti del presente) bölümündeyse, Arjantin’den Japonya’ya dek açılan geniş yelpazede yer alan 15 film, yeni akımları, biçimsel arayışları ve genç sinemanın sorguladığı dünya gerçeklerini önümüze getiriyordu. Üstelik, dünyanın neresinde olursanız olun, festival boyunca, bu 15 filmi Internet üzerinden izlemeniz ve oylamanız mümkündü. Meraklıların, www.festivalscope.com/locarno adresine girerek kayıt olmaları gerekiyordu sadece. Her filmi bir kez izlemek ücretsizdi ama, her film için en fazla 400 kişiye izleme ve oy kullanma hakkı verilmekteydi. Bir ilk oluşturan bu girişim, genç sinemayı daha iyi tanıtmak ve sinemaseverleri sinema salonlarında farklı seçimler yapmaya yönlendirmek amacını taşıyan bir deneme niteliğindeydi...

Türk sinemasından pek ses yok...

Geçmiş yıllarda “Sürü”yü (Yılmaz Güney, Zeki Ökten – 1978) ödüllendiren, Fatih Akın’ı ilk filmiyle tanıtan, Erden Kıral, Canan Gerede, Zeki Demirkubuz, Yeşim Ustaoğlu, Tayfun Pirselimoğlu, Özcan Alper, Aslı Özge gibi birçok yönetmenimizi konuk eden Locarno’da, bu yıl Türkiye’den gelen bir örnek yoktu ama, Esen Işık'ın, çelişkilere dolu İstanbul yaşamından özgün bir kesit sunan ve geçen yıl Zürih Festivali'nde ilgi gören "Köpek" adlı filmini "İsviçre Panoraması" bölümünde izlemek mümkündü...


Zombilerin dehşetinden şiirin hüzünlü duyarlığına...

Yaşayan ölülerin saldığı dehşetten kaçıp kurtulduktan hemen sonra; artık dünyamızda olmayan bir şairin dolu dolu soluk almayı sürdüren duygu ve düşüncelerinin derinliğine dalarak hüzünlü ama umut dolu bir yolculuğa çıkmak... İşte, Locarno'nun temel özelliği burada : Sıradan bir korku filminin karanlık gecesi ardından, ışıklı bir sabahın şiirselliğine uyanabilmek.

Altın Leopar adayı Portekizli kadın yönetmen Rita Azevedo Gomes (1952) sinemayı şiirle bütünleştirmeyi başarıyor. "Correspondencias" (Mektuplar) adlı filminde, Brezilya'da sürgün yaşamak zorunda kalan Portekizli şair Jorge de Sena'nın (1919-1978) yaşamını anlatıyor. Hiçbir partinin üyelik kartını almayan "özgür solcu" şairin duygusal gelgitlerini, şiirinin yoğun düşünsel derinliğini, incelikli bir estetik eşliğinde klasik bir sinema diliyle damıtıyor. Jorge de Sena'yı okumak isteğini uyandırıyor izleyicisinde...

Festivalin onur ödülü verdiğiJane Birkin (1946) en özgün yönetmenlik denemesi olan "Sandıklar"ın (Boxes, 2007) gösteriminden önce izleyicilerine kısa bir sunum yapıyor. Geçirdiği ciddi hastalık Jane Birkin'i bedenen oldukça yormuş ama, yaşam tutkusu ve heyecanı dimdik ayakta... Michel Piccoli ve Geraldine Chaplin yanında, kendisinin de başrolde olduğu filmin tümüyle özyaşamsal olduğunu; herşeyin, bacağı kırık komşu kadının bile gerçek olduğunu vurguluyor... Fransız "Yeni Dalga" akımınının izlerini taşıyan, alabildiğine dalgacı diliyle gerçeküstü izlenimi veren bu denemenin başka bir ilginç yanı da, altı yıl sonra, yani 2013'te, Cannes'da, Abdellatif Kechiche'in filmi "La vie d'Adèle"in kazandığı Altın Palmiye'ye ortak olan Adèle Exarchopoulos'a (1993) daha çocukken sinemadaki ilk rolünü vermiş olması... Ve yelpazenin öte ucunda, büyük komedyen Annie Girardot (1931-2011) son kez "Boxes"ta kamera karşısına geçmiş oluyor...

Jane Birkin filminden söz ederken, 200 metre ötede bulunan açık toplantı merkezinde, festivalin onurlandırdığı bir başka tanınmış oyuncu, Valeria Bruni-Tedeschi (1964) sinemaseverlerle söyleşiyor...


Savaşmayın, sevişin !

Japon sinemasının yaramaz çocuğu Akihiko Shiota (1961), taptaze, özgür ve özgün bir erotizm damıtan "Wet Woman in the Wind" (Kaze ni nureta onna) ile, Altın Lepoar yarışına sımsıcak bir soluk getiriveriyor.

Akihiko Shiota, ilkokula başladığı yıllarda Batı dünyasını sarsan özgürlük fırtınasının art rüzgarlarından derinlemesine etkilenmiş olmalı ki, o dönemi özetleyen "Savaşma, seviş !" özdeyişine, bugün, içtenlikli yepyeni bir sesle sahip çıkıyor. Japon sinemasının geleneksel erotik damarına taze kan katarken, kendini ciddiye almaz gibi gözüken alaycı dili gerisinde ciddi varoluşçu temalara göndermelerde bulunuyor. Sağlam dramaturjisi ve yalın mizanseniyle göz dolduran "Wet Woman in the Wind", seyircini durmadan dürterken rahatlatan, neşelendirirken düşündüren, en önemlisi rahat rahat nefes aldırarak yaşama bağlayan bir film... Öykünün kahramanı, kırk yaşlarındaki kadın düşkünü tiyatro yazarı Kosuke, düşgücü sınır tanımayan Shiota'nın alteregosudur aslında. Bir noktada çevresindeki kadınlardan kaçmak ve kafasını kurcalayan varoluşçu soru çengelleriyle daha taht boğuşanilmek için yalnız kalmayı ister. Dağların yamacında, derme çatma bir kulübede inzivaya çekilir... Ancak, civardaki bir kahvede çalışan çekici genç kızın cinsel oburluğunun fantezileri bir yana, tiyatroda birlikte çalıştıkları eski sevgilisi de izini bulup gelir. Üstelik yalnız değildir : Henüz sevişmenin tadına varamamış genç asistanının farklı taze çekiciliği, kumpanyadaki dört genç oyuncu adayının saygılı tavırları gerisindeki cinsel ateş, üç kadın arasında kalan Kosuke'yi rahat bırakmaz...

Savaş çığlıklarının dört yanı sardığı, terör eylemlerinin dehşet saldığı bir dünyada, "Savaşma, seviş" çağrısı kulaklara hoş geliyor doğal olarak... Ne yazık ki, bu dünyada sevişmeyi yasaklayan zihniyetler, "kutsal" savaşlarına nefer bulabilmek amacıyla, bakirelerle zevkü sefa sürmenin sadece öteki dünyada mümkün olabileceğini söyleyip duruyorlar...

Altın Leopar ödülünün bir diğer adayı, Fransız kadın yönetmen Axelle Ropert de (1972) varoluşçu temalara yine mizahi, hafif bir yaklaşımla eğilmiş. Ancak, bu kez erotizm yok; çok daha uslu bir film olan "La Prunelle de mes yeux" (Gözbebeğim), dağınık senaryosu ve kıvılcımsız anlatımıyla amacına tam olarak ulaşamıyor. Rebetiko müziği icra etmek isteyen Yunan asıllı iki Fransız gencin iç sıkıntılarını ve topluma uyum sağlamakta yaşadıkları zorlukları, bir üst katta oturan, biri kör diğeri kokain bağımlı iki güzel genç kızla olan zor ilişkileri çerçevesinde muzip bir dille işleyen "Gözbebeğim", sevginin önemini vurgulayarak her tür ayrımcılığa karşı çıkan iyimser içeriğiyle ilginç, rahat izlenen hoş bir film olmanın ötesine gidememiş...


Belgesel sinemanın cenneti...

İsviçre belgesel sinemanın cenneti sayılır. Federal ve yerel idarelerin sürekli ilgi ve desteğiyle sağlam bir belgeselci geleneği oluşmuştur. Günlük yaşamın akışı içindeki değişimleri, kültürel farklılıkların getirdiği çelişkileri saptayan; pazar yerindeki satıcının ya da şarap üreticisinin sorunlarına eğilen; yaptıkları işlere, sundukları hizmetlere talebin giderek azaldığı bir dünyada, geleneksel meslekleri yok olma süreçine giren zanaatkârların dramına tanıklık eden; kısacası, sokaktaki insanı anlatan belgeselcilerin adları geniş kitlelerce bilinmez ama, ülkelerinin gerçeklerine ayna tutan çalışmaları son derece önemlidir. Locarno Festivali de, doğal olarak belgesel filmlere önemli bir yer ayırır. Örneğin, büyük festivallerde genç yönetmenleri tanıtmayı hedefleyen "Eleştirmenlerin Haftası"yan bölümü, Locarno'da 1990 yılında yaşama geçirildiğinden bu yana, sadece, "içerikleri ve biçimleriyle yenilikçi 7 belgesel film " sunar ve izleyicinin yoğun ilgisiyle karşılaşır. Bu yıl, Aral Denizi'nin kurumasının doğurduğu sorunlardan ( Katerina Suvorova imzalı Rus/Alman yapımı "Zavtra More") Meksika'nın Chiapas bölgesinde sürekli taşan bir nehrin verdiği zararlara dek ( Laura Herrero Garbin imzalı "El Remolino") farklı gerçekleri farklı duyarlıkların merceklerinden yansıtan yedi filmi izlemek için salonlarda yer bulmanın zorluğu gerisindeki ilginin değişik boyutlarını araştırmak, başlı başına bir belgesel filmin konusu olabilecek kadar merak doğuran bir olgu...

Altın Leopar yarışında da, belgesel nitelikli özgün bir çalışma olan "Mister Universo" ilgiyle izleniyor, içtenlikle alkışlanıyor. Bu yalın filmin yönetmenleri, Tizza Covi (1971, Bolzano) ile Rainer Frimmel (1971, Viyana) Avusturya'da birlikte fotoğraf eğitimi aldıktan bu yana, gözlemci kameralarının gerisinde de birlikte çalışıyorlar. Gerçeklerin kurmacasını yapıyorlar bir anlamda. Profesyonel oyunculara yer yok ama profesyonel bir çalışma süreci sözkonusu; gerçeklerin akışının yönlendirdiği bir "senaryo" var ortada; çekimlerden sonunda da uzun bir kurgu çalışması yapıyorlar.

"Mister Universo" İtalya'da, küçük bir aile sirkinde vahşi hayvan terbiyeciliği yapan, aslanları kaplanları çemberlerden atlatarak gösterilere de katılan Tairo'nun öyküsü. Kendine uğur getirdiğine inandığı, yıllar önce, daha çocukken, dünyanın en güçlü adamı sıfatıyla sirklerde numaralar yapan Mister Universo'nun büküp verdiği demir parçasını kaybedince bunalıma giren genç Tairo kısa bir yolculuğa çıkarak, Mister Universo'yu ararken, aslında kendini bulmaya çalışacaktır... Batıl inançlardan, küçük sirklerin karşılaştıkları zorluklara kadar bir dizi gerçeği birlikte kotaran Tizza Covi ile Rainer Frimmel, Tairo'yu çocukluğundan beri tanıdıklarını vurguluyorlar. O zamanlar çektikleri bir belgeselde Tairo'yu da görüntülemişler zaten ve kendisine söz vermişler : " Bir gün mutlaka seninle ilgili bir film yapacağız "...

"Mister Universo" buram buram insan kokan sımsıcak bir film; "gerçeğin sineması " dediğimiz türün özgün bir örneği...


Kapansa da kanayan yaralar...

Balkan sinemasının yeniden doğuşuna önderlik eden Romanya'dan yine derinlikli bir yaratıcı sineması örneği izliyoruz... Genç yaşına karşın başta Berlin olmak üzere birçok festivalde ödüllendirilen Radu Jude (1977), bu kez Romanyalı Yahudi yazar Max Blecher'in (1909-1938) kısa ve acılı yaşam öyküsünü, hasta yatağında kaleme aldığı özyaşamsal metinlerinden yola çıkarak beyazperdeye aktarmış.

Romen yönetmenin dördüncü uzun filmi olan "Yarası Kapanmış Yürekler" (İnimi cicatrizate), uzun ve başarısız bir tedavi dönemi sonunda kemik vereminden ölen Max Blecher'in duygu ve düşüncelerinin zenginliğini, sık sık perdeye yansıttığı alıntılar eşliğinde izleyicisiyle paylaşıyor. Sessiz filmlerde, diyalog ya da açıklayıcı bilgiler içeren ara metin panolarını anımsatan bu yöntem, belirli aralıklarla izleyicine rahat nefes alma olanağı tanıyor gibi gözükse de, aslında uzun uzun düşünme isteği uyandırıyor... Altın Leopar yarışına farklı bir şiirsel soluk getiren Radu Jude, belgesel çekermişçesine iddiasız gözüken biçemi ve mesafeli yaklaşımıyla, edebiyattan tıbba, yahudi düşmanlığından felsefeye, o dönemde ayak sesleri yükselen faşizmden şiire dek, 1930'lu yılların Romanya'sını farklı boyutlarıyla ele alıyor. Yaşanmış gerçeklerden yola çıkan senaryosunu klasik ve yalın bir dille işlerken, çok etkileyici bir dönem filmi gerçekleştirmeyi başarıyor...

"Filmim, bugün Romanya'da bile yeterince tanınmayan Max Blecher'in kitaplarının, makale ve şiirlerinin yabancı dillere de çevrilerek daha geniş okuyucu kitlelerine ulaşmasını sağlarsa mutlu olurum" diyen Radu Jude, bir edebiyat uyarlaması yaparken, Robert Bresson türü, edebiyatla pek ilişkili olmayan bir film gerçekleştirmek yerine; Marguerite Duras örneğindeki gibi, edebiyatla sinemayı birlikte harmanlamayı tercih ettiğini söylüyor. Orta ve uzak planları tercih eden anlatım dili nedeniyle, perdede yeterince tanınamıyor(!) olan oyuncularından özür diliyor...

Radu Jude ahkâm kesmeyi, filmlerine metaforlar yüklemeyi sevmeyen bir yönetmen. İkinci Dünya Savaşı öncesindeki Avrupa gerçekleriyle, bugün yaşananlar arasında şöyle ya da böyle koşutlukluklar kurmak gibi bir iddiası da yok. Tersine, tarihin tekerrür ettiğini pek sanmıyor...


Savaş gerçeği ve terör...

Yarışmalı bölümlerin geniş sinema yelpazesi içinde farklı estetik kaygılarla kotarılmış yenilikçi filmler zaman zaman heyecanla, bazan da sıkıntı içinde izlenirken, Piazza Grande'de sunulan geniş kitle sineması örnekleri yine yoğun ilgi gördü. Yakın tarihimizin hâlâ kanayan yaralarına eğilen ya da günümüzün korku saçan sıcak gerçeklerini gündeme getiren filmler uzun uzun alkışlandı.

Fransız tiyatro oyuncusu, senaryo yazarı Emmanuel Courcol (1957), ilk yönetmenlik denemesi olan" Ateşkes" (Cessez-le-feu) ile önemli bir gerçeği hatırlattı: Savaşın dehşeti ateşkes ile son bulmaz ! Bireyler üzerindeki etkileri çok boyutlu, sonuçları alabildiğine karmaşık ve kalıcıdır. Ruhsal yaralar, bedensel yaralardan çok daha zor kapanır. Özellikle, cephenin ilk hattında çarpışan askerlerin yaşadıkları şiddetin doğurduğu travmalar bir ömür boyu yakalarını bırakmaz...

1.Dünya Savaşının siperlerindeki kanlı dehşeti tüm çiğliğiyle kısaca canlandıran Emmanuel Courcol, cephede birlikte savaşmış olan iki kardeşin ateşkes sonrası yaşamlarına klasik bir sinema diliyle eğiliyor: Georges ile Marcel'in yaşlı anaları çaresizdir; savaş bitti diye doya doya sevinemez bile. Üçüncü oğlu cephede ölmüştür. Georges, karabasanlardan kurtulabilmek için Afrika'nın göbeğine kaçar. Birkaç yıl sonra aile ocağına döndüğünde, savaşta yaralanıp sağır kalan kardeşi Marcel'in iyice içine kapandığını, anasının günlük yaşamın ağır yükünden bitkin düştüğünü görür. Marcel için tek umut, işaret dilini öğrenmeyi sürdürerek kendisine ilgi gösteren iyi yürekli bir kızla evlenebilmesidir.

Piazza Grande'de, Ken Loach'un Altın Palmiye kazanan son filmi "Ben Daniel Blake"ten sonra en çok alkışlanan filmlerinden biri oluyor "Ateşkes"... Gazetelerde konunun farklı boyutları tartışılıyor. Yönetmen, gencecik insanları savaşa sürükleyen siyasal iktidarların, çatışmaların yol açtığı psikolojik hastalıkların sorumluluğunu üstlenmeye genelde pek yanaşmadığını; tıp çevrelerin bile savaş travması sonrasında yaşanan ruhsal bozuklukları başlı başına hastalık olarak tanımlamakta geciktiğini anımsatıyor...

Ardından, genç Fransız kadın yönetmen Marie-Castille Mention-Schaar, "Cennet Beklesin" (Le Ciel attendra) adlı üçüncü filmiyle çok daha sıcak gerçeklere eğiliyor. Işid'ın, İslam kültürüyle hiç alâkaları olmayan gencecik Fransızları bile, terör eylemlerine katılmaları ya da Suriye'ye gitmeleri için koşullandırmayı nasıl başardığını anlatıyor. 16 yaşlarında iki genç kızın yaşadıkları geçeklerden yola çıkan yarı belgesel içerikli bu film, Piazza Grande'de geniş ilgi görüyor. Küresel liberal düzeni değiştirerek daha güzel bir yaşam kurmak isteyen duyarlı, başarılı, zeki genç kızların bile hangi yalanlarla kandırıldıklarını, beyinlerinin nasıl yıkandığını, paralel bir kurgu içinde işliyor; suçluluk duygusu içinde kıvranan yakınlarının çaresizliğini de duyarlı bir yaklaşımla sergiliyor.

Evet, dinci terörle savaşma konusunda, özellikle gelişmiş demokrasilerde kısa vadede yaşanan zorlukları, karşılaşılan sorunları biliyoruz. Orta vadeli kalıcı temel çözümün, laikliğin yeniden güçlendirilmesinden geçtiği de apaçık ortada...

Bir şey kaçırmayın! sosyal ağlardan bizi izleyin...


Yorum yazabilmeniz için önce giriş yapmalısınız.

Henüz kimse yorum yapmadı.

MGKMEDYA ÜZERİNDEKİ DİĞER TARTIŞMALAR