Gişe Filmleri mi, Sanat Sineması mı ?

Placeholder4

Yönetmeninin adını ikinci plana iten filmler vardır. Örneğin, 2014 yapımı, üç Oscar sahibi "Whiplash" gibi... İzleyen de, izlemeyen de, filmin adını belleğinin bir köşesinde saklamıştır ama, görüp çok beğenenler bile, babası Fransız annesi de Amerikalı bir akademisyen olan Damien Chazelle (1985) adını hemen anımsayamazlar...

Genç yönetmenin adı bundan böyle sinefiller tarafından kolayca unutulmayacak. Çünkü, senaryosunu da yazıp yönettiği Altın Aslan adayı "La La Land", 31 Ağustos gecesi 73. Venedik Festivali'nin açılışında sunuluyor. Sanat yaşamında hangisine odaklanacağına karar veremediği müzik ve sinema tutkularını filmlerinde kesiştirmeyi başaran Damien Chazelle, müzikal filmler döneminin, Stanley Donen, Vincente Minnelli ve Robert Wise gibi ünlü adlarına göz kırptığı söylenen "La La Land" adlı müzikalinde, Ryan Gosling ile Emma Stone'u buluşturuyor... Eski ustaların güven veren özgün soluğunu, yenilikçi genç sinemanın yaratıcı sesiyle onurlandırmayı ne oranda başardığını açılış gecesi göreceğiz...

Sam Mendes başkanlığındaki ana jürinin değerlendireceği Altın Aslan adayı 20 film arasında, sevdiğimiz ve yıllardır alkışladığımız usta adların çoğunlukta olduğu gözlemleniyor. Son Cannes Festivali'nde de benzer bir durum yaşamış; seksenlik usta Ken Loach'un yeniden Altın Palmiye almasını gönülden alkışlamıştık...Yaratıcı sinema yapmanın, yenilikçi başyapıtlar imzalamanın yaşla başla ilgisi olamayacağını hemen hatırlayıp, Damien Chazelle'in de aralarında olduğu adaylar listesine kısaca göz atalım: Andrei Konchalovsky, Emir Kusturica, Wim Wenders, François Ozon, Pablo Larrain, Denis Villeuneve ve Terrence Malick !... Cannes'da "The Tree of Life" ile 2011'de Altın Palmiye aldığında bile çok eleştirilen, ertesi yıl Venedik'te hiç beğenilmeyen "To the Wonder" ile düşkırıklığını yaratan Terrence Malick (1943) bu yıl Altın Aslan'a ikinci kez aday oluyor: "Voyage of Time"ın yine yaşamdan, ölümden, kainattan ve sonsuzluktan söz eden metafizik bir deneme olduğu vurgulanmakta... Yönetmenin 40 yıldan bu yana üzerinde çalıştığını söylediği "Voyage of Time" bir başyapıt olabileceği kadar, çok çok yukarılara çıkardığı çıtanın iddialı yüksekliğinin oldukça altında kalan başarısız bir deneme olma riskini de beraberinde taşıyor. Kayıtsız şartsız Malick hayranlarıyla, önyargılı karşıtları arasındaki polemiklere, büyük bir olasılıkla yenileri eklenecek...

2010'dan bu yana, özellikle genç kuşak yönetmenlerimizin kazandığı dört önemli ödülle Venedik'te çok başarılı olanTürk sinemasından bu yıl tek örnek var : Reha Erdem (1960), "Koca Dünya" ile, sinemada farklı estetikler geliştiren, yeni akımları yansıtan filmlerin programlandığı "Orizzonti" ( Ufuklar) bölümünde yarışacak. Ödüllerini Robert Guédiguian başkanlığında ayrı bir jürinin belirleyeceği bu bölümü, Cannes Festivali'nin "Belirli Bir Bakış" seçkisine benzetmek yanlış olmaz; ancak, "Orizzonti"nin, (Ufuklar) belgesellere ve kısa filmlere dek açılan daha geniş bir tür ve biçim yelpazesi sunduğunun altını çizmek gerekir. Biraz zorlarsak, Reha Erdem'in, bir yanıyla Türk sinemasının Terrence Malick'i olduğunu ileri sürebiliriz !Tabii ki, her iki yönetmenin de, metafizik konuları mistik boyutu belirgin varoluşçu bir yaklaşımla irdelemeyi sevmeleriyle sınırlı kalan bir benzerlik bu... Yoksa, Reha Erdem'in derinlikli yaratıcı sinema dilinin çokyönlü nefes alıp verişindeki tazeliği, Terrence Malick'in ağdalı, hüzünlü, alabildiğine klasik yorucu sinemasıyla karşılaştırmak bile doğru değil...

                                                       * * *

Eğlendirici ama tedirgin açılış...

Geçen yıl kendisiyle yaptığımsöyleşide, La Mostra'nın sanat yönetmenliği görevinin ikinci dönemi bitmek üzere olan Alberto Barbera, geleceğinden kaygılı gözükmüyordu. "Berlusconi dönemi geride kaldı, hiçbir baskı söz konusu değil" sözleriyle, özgür çalışma koşullarından duyduğu hoşnutluğunu dile getiriyordu. Geleceğe güvenle bakmakta haklıydı. Birkaç ay sonra, La Biennale'nin başkanı Baratta ile birlikte kendisinin görevi de yeni bir dört yıllık dönem için uzatılıyordu. Böylece, son kırk yıl içinde festivalin en uzun süreli yöneticisi konumuna gelen Barbera, Venedik'in zor dengeler kurmaya yönelik politikasını sağlamlaştırmak konusunda önemli bir zaman kazanmış bulunuyor. Aranan dengelerin başında, yaratıcı sinemasının özgün örneklerini, geniş kitlelere seslenen filmleri dışlamadan öne çıkarmak ve Amerikan sinemasının Venedik'te yeniden geniş biçimde temsil edilmesini sağlamak geliyordu. Bu iki hedefte de başarı kazanılmış durumda. Ayrıca, Oscar ödüllerinde öne çıkan filmlerin son yıllarda ilk kez Venedik'te gösterilmiş olması, La Mostra daha bitmeden başlayan ve giderek büyüyen Toronto Festivali'nin artan rekabetine direnmek anlamına da geliyor.

Bu bağlamda, Damien Chazelle'in "La La Land" müzikaliyle yapılan açılış, simgesel bir anlam içermekte. Hollywood sinemasının gözde adlarının Sam Mendes'in başkanlık edeceği jürinin vereceği kararlar, gelecek Oscar'lar açısından da ilgiyle izlenecek. Hemen altını çizeyim: Damien Chazelle, yer yer yepyeni bir soluk geriren, estetiği ve koreografisi kusursuz farklı bir müzikal denemesiyle belki yeni Oscar'lar kazanabilir ama, Alberto Babera'nın, kuşkusuz basının ilgisini körüklemek için biraz abartarak söylediği gibi, müzikal türüne yeni bir soluk getirerek çığır açacak özgünlükte bir film değil. Jaz müziği tutkunu piyanistle (Ryan Gosling) önemli bir rol bulmakta zorlanan genç oyuncu adayı ( Emma Stone) arasındadaki inişli çıkışlı ilişkiler yumağı, yer yer kolay reçetelere başvuruyor olsa da, zevkle izlenen, eğlendirici, hoş bir film. İçtenlikle alkışlanan giriş sekansı gibi iz bırakacak başarılı bölümlerine karşın, "La La Land" mutlaka izlenmesi gerekecek kadar yenilikçi, dahiyane bir başyapıt değil...

Polonya sinemasının ustalarından Jerzy Skolimowski'nin Onur Aslan'ı aldığı açılış gecesinin bu dinlendirici ve eğlendirici havası, genel tedirginliği örtmeye yetmiyor... Açılış törenine gidebilmekiçin kademe kademe arttırılmış güvenlik denetiminden geçen davetliler, açılış filmlerinden hemen sonra, her yıl Hotel Excelsior'un plajında verilen geleneksel açılış yemeğine gidemiyorlar. Çünkü, görkemli gala daveti, geçen hafta İtalya'da 300'e yakın kişinin ölümüne yol açan deprem felaketi nedeniyle iptal edilmiş bulunuyor. Festival yönetimi, gecenin masrafını depremzedelere bağışlarken, kişisel yardımlar için de çağrıda bulunuyor. Jüri başkanlarının katıldığı ilk basın toplantısında, "La La Land" filminin yapımcısının da yüksek miktarda bağış yaptığı duyuruluyor. Bu arada, açılış daveti ipalini, "göstermelik, temelde tasarruf amaçlı" bulan bazı gazeteciler, devletlerin sorumlu olduğu birçok felaketin mağdurlarına, örneğin İtalyan adalarına ulaşmaya çalışırken boğulan mültecilere, aynı duyarlıkla, aynı dayanışma ruhu içinde yardım eli uzatılmadığının altını çiziyorlar...

                                                       * * *

İnsanoğlunun iç yoğunluğundan, uzayın sonsuz boşluğuna...

Wim Wenders (1945) Venedik'te tam 34 yıl önce aldığı Altın Aslan'a bir yenisini ekleyebilecek mi? Ne yazık ki sanmıyorum. En iyimser yaklaşımla, ödül listesinin biraz daha altlarında bir yer bulmakla yetinmek zorunda kalacak... Neden mi ? Edebiyat, şiir, tiyatro ve sinema arasındaki zengin alışverişin incelikli bir örneği olan "Les Beaux Jours d'Aranjuez" günümüzde giderek marjinalleşen yaratıcı sinemasının alabildiğine özgün, yalın bir örneği de ondan. Ayrıca, Sam Mendes başkanlığındaki jürinin, katıksız bir yaratıcı sineması örneğini olan bu tiyatrosal denemeyi ön plana çıkarabileceğini düşlemek pek gerçekçi olmaz da ondan...

Filmin belkemiğini, Avusturyalı yazar ve dramatürj Peter Handke'nin (1942) doğrudan Fransızca kaleme aldığı nefis bir metin oluşturuyor. Bir kır evinin bahçesinde, ılık yaz rüzgarının okşadığı ağaçların altındaki küçük yuvarlak masada oturan genç çift, sağlam ve dingin bir iletişim ortamında söyleşmekte, yaşamdan, kendilerinden söz etmektedirler. Bahçeye açılan pencerenin gerisinde, eski daktilosu başındaki yazarın yaratıcı gücüdür onları böylesine sere serpe konuşturan... Duygular, duyumsamalar, düşünceler yumağı içinde daldan dala atlayarak temelde cinsellikten söz ederken, insanoğlunun ruhsal derinliklerindeki gizemi çözmeye, anlamaya çalışmaktadırlar aslında... Wim Wenders'in üç boyutlu kamerası, bahçenin dışına pek çıkmaz; çok yavaş hareketlerle sakin bir diyalog içindeki çiftin çevresinde dönüp durur; zaman zaman da evin salonuna dönerek, daktilosu başında yaratıcı soluğun sarhoşluğunu yaşayan yazara bir göz atar. Zaman zaman daktilonun önünden kalkan yazar, evin bir köşesinde duran eski 'juke-box'un 45 tur devinimli plaklarından birini seçer... Dış dünyanın gürültüsü-patırtısı önemli değildir onlar için; hep birlikte, daktilonun tuşlarından dökülen karakterlerin iç dünyalarında yanıp sönen ışığın peşine düşeriz...

Dört yıl önce, Paris'te, Odéon tiyatrosunda, Luc Bondy'nin Alman oyuncularla Almanca sahneye koyduğu "Aranjuez'in Güzel Günleri"nin tadına, sahnenin üzerine yansıtılan 'üstyazıların' yetersizliği nedeniyle tam olarak varamadığımızı anımsıyorum... Alman yönetmen Wim Wenders'in, ana dili Almanca olan bir yazarın Fransızca kaleme almayı tercih ettiği metnin aslına sadık kalması, incelikli bir sanatsal saygının da göstergesi aynı zamanda...

İnsanoğlunun iç dünyalarının yoğunluğunda yaptığımız bu duyarlı yolculuktan hemen sonra, dünyamıza uzaydan gelenlerin sonsuz gizemine dalıveriyoruz. Altın Aslan'ın bir başka adayı, Quebec'li yönetmen Denis Villeuneuve (1967) Amy Adams'ın başrolde olduğu Hollywood soslu bilim-kurgu türü "Arrival" ile, temelde iletişim güçlüğüne göndermede bulunurken, ne yazık ki, kalıplaşmış kimi reçeteleri yeniden ısıtarak önümüze sürmekten kendini alamayınca, yer yer uzayın sonsuz boşluğuna düşmekten kurtulamıyor. Bildik korkuları işlerken daha derinlikli anlamlar arayan "Arrival" sonuçta ilgiyle, heyecanla izlenebilen bir film; İletişim kuramayınca asıl niyetini kavrayamadığımız her türden 'yabancı' karşısında hissettiğimiz korkunun yarattığı savunma içgüdüsüyle birlikte gelen şiddet eğilimine dikkatimizi çeken, iyi niyetli bir geniş kitle sineması örneği...

                            * * *

Sanal gerçeklik ve Amerikan sineması...

Bir ay önce, festival seçkileri basına açıklanırken yapılan sunum konuşmasında, izlenen temel sanat çizgisinin, sinema dünyasında yaşanan hızlı ve radikal değişimlerle nasıl bağdaştırıldığı şöyle açıklanıyordu : " Ana seçkiler doğal olarak sinema sanatına ayrılmıştır. Ayrıca, ticari sinema örneklerinin festivalin desteğine ihtiyaçları olmadığı da ortada ama, bugün yaklaşım açımızı farklılaştırmak zorundayız. Yıllardır, yaratıcı sineması dediğimiz, sınır çizgileri değişmeyen bir akımdan söz ediyoruz; ancak, yeni anlatım biçimleri deneyen yönetmenler, sinefillerin gittiği salonlara pek uğramayan daha geniş kitlelere seslenmeyi de hedefleyebiliyorlar. Kaldı ki, ticari sinema dediğimiz tür içinde yer alırken, ucuz ve sıradan reçetelere başvurmayan, çiğliklerden kaçınan, konularını basitleştirmeden işleyen farklı örnekleri neden dışlayalım ki ? ..." Ayrıca, İnternet ağının küresel gücü ve video oyunlar salgını sonucu 'sanal gerçeklik' (virtual reality) akımı da gündeme geliyordu.La Mostra, ilk kez bu yıl, Giardino adı verilen 446 koltuklu yeni bir salonda, sanal gerçekliğin sinemasından da örnekler sunacaktı...

Bu ön açıklamalar, Altın Aslan yarışında bu yıl 7 filmle aslan payını alan 'Hollywood sineması'nın alışılmamış yoğunluğuna yönelik eleştirilere karşı bir ön savunma niteliği de içermekteydi. Yarışma dışı sunulan Amerikan filmlerini de hesaba katarsak, son yıllarda Los Angeles ile Venedik arasında yaşanan soğukluğun, yerini sıcak bir balayına bıraktığı söylenebilir.

Bu sayılar içinde, Kanadalı yönetmenlerin filmlerini de, yapım koşulları ve anlatım dilleri nedeniyle, doğal olarak Hollywood hanesinde değerlendiriyoruz. İlginçtir ki, Quebec'li iki yönetmen, birbirinden çok farklı iki filmle bu yelpazenin sınırlarının da ne kadar esnek olabileceğini gösterdiler. Dün, Altın Aslan adayı Denis Villeneuve'ün "Arrival"ı düş kırıklığı yaratmıştı ; bugün, Philippe Falardeau (1968) yarışma dışı sunulan "The Bleeder" ile geniş kitlelere seslenirken, ne kadar incelikli ve derinlikli bir sinema yapılabileceğini kanıtlıyordu. 1975'te Muhammed Ali'ye 15 raund dayanmayı başaran Amerikalı "beyaz" boksör Chuck Wepner'in gerçek yaşam öyküsü olan "The Bleeder", buram buram insan kokarken melodramdan özenle uzak durabilen, duyarlı ve özgün bir çalışma. Konusunu ve kahramanlarını (başroldeki Liev Schreiber'in yanında Naomi Watts da var) farklı boyutlarıyla ele alan Fallardeau, izleyicisini duygu sömürüsü yapmadan duygulandırmayı başarıyor... Beş yıl önce, toplumsal/politik sinemanın farklı örneği "Monsieur Lazhar" ile Locarno'da halk ödülü kazanmayı başaran Philippe Falardeau, Hollywood ile Venedik'i buluşturan yolun yaratıcı sinemasına yakın kavşağında yer almakta...

"Nocturnal Animals" ile, Altın Aslan'ın Amerika'dan gelen bir başka adayı, Tom Ford (1961) için aynı değerlendirmeyi yapmak mümkün değil. Ünlü bir modacı olan, bol ödüllü Tom Ford'un filmi de sıradan değil; tam tersine, nitelikli, estetiği güçlü bir film. Özellikle, kameranın yakın planda tek tek izlediği, yaşlı, şişman ve çıplak "Pom Pom Girls"lerin yavaşlatılmış dansından oluşan giriş bölümü, özellikle çarpıcı, başarılı bir sekans... Ancak, tanınmış bir plastik sanatçı (Amy Adams ) ile yazar eski eşi (Jake Gyllenhaal) arasındaki ilişkileri, şiddeti ve gerilimi bol bir senaryonun düşsel çekimine koşut olarak işleyen "Nocturnal Animals", yer yer sıkıcı olmaktan kurtulamayan biçimci (manierist) yaklaşımı ve soğuk estetizmiyle, sanal değilse de, fazlasıyla yapay bir film...

                                    * * *

Savaşların sorumluları kimler?

İşte sinemanın gerçek gücü ! "Frantz", iki saat boyunca, yaşamın bir türlü kavrayamadığımız gerçek anlamını, her gün tanık olduğumuz kahredici anlamsızlığıyla birlikte, ince ince irdeleyen bir film... İnsan gerçeğinin temel çelişkilerini büyük bir ustalıkla sergileyen Fransız yönetmen François Ozon (1967) herşeyden önce sağlam bir hikaye anlatıyor. Filmin, birçok önemli konuyu karşıt duyguların gelgiti içinde işleyen senaryosunu da, kendisi, bir romandan özgürce esinlenerek kaleme almış. Olağanüstü akıcı bir dramatürji eşliğinde, savaş gerçeğinin yıkıcı gücünün barıştan sonraki yansımalarını anlatırken, izleyicisini heyecanlandırıyor, düşündürüyor, isyan ettiriyor ve nerdeyse her an, umutsuzlukla umudu birlikte duyumsatmayı başarıyor.

Frantz, 1. Dünya Savaşında ceseti cephede kalan, şiir ve müziksever genç bir Almanın adıdır. Ateşkesten sonra, kasabasındaki mezarına Paris'ten kalkıp gelerek çiçek koyan genç Fransız, Frantz'ın ailesiyle ilişki kurmaya çabalar. Savaşın yaralarının taze olduğu bir dönemde düşmanca tepkilere maruz kalacaktır tabii... Kasabanın doktoru olan Frantz'ın babası, bir Fransız askerine evinin kapısını açtığı için kendisini suçlayan dostlarına seslenir : "Birbirlerini vurmak durumunda bırakılan bu gençleri cepheye kim gönderdi ? Seslerini çıkarmayan Fransız ve Alman babalar değil mi ? Karşı taraftaki askerleri vurup zafer kazandıklarında çok sevinip, Fransızlar şarap, biz de bira içmedik mi ? Ölüm haberleri geldiğinde kahrolup öç almaya heveslenen de biz babalar değil miyiz ?..."

François Ozon, sinema sanatını ve izleyicisini ciddiye alan bir yönetmen. Duyarlı dili alabildiğine şiirsel ama, yaklaşımı son derece gerçekçi. Karakterlerini hümanist bir dostlukla kucaklıyor. Tüm zaaflarına ve şiddet eğilimine karşın, insanoğlunun yok edilemeyen yüceliğini duyumsatıyor. "Frantz", Altın Aslan'ın en güçlü adayı...

                                          * * *

Sanat, kültür ve toplumsal sorumluluk üzerine...

Görsel yoğunluğu yüksek, estetiği sırıtkan giriş sekanslarıyla çarpıcı olmayı hedefleyen ticari filmlerin sayısı giderek artmakta. Sinemayı bir sanat olarak gören kimi genç yönetmenler bile, izleyicinin gözünü boyamaya çalışan bu eğilimin tuzağına düşmüyor değiller.

"Saygın Hemşeri" (El Ciudadano İlustre) sadece girişiyle değil, tüm sekanslarıyla; üstelik sadece biçimsel değil, düşünsel düzeyde de çarpıcı bir film. Yalın estetiği ve etkili anlatım dili gerisinde herkesi, Nobel ödüllü yazardan saf ya da kaba, eğitimsiz tipik taşra insanına dek hepimizi, ince ince, acımasızca eleştiren (aslında temel çelişkilerimizi gözler önüne seren) çok önemli ve başarılı bir film. Arjantin sinemasının, 20 yıldır birlikte çalışan ikilisi Mariano Cohn (1975) ile Gaston Duprat (1969) "Saygın Hemşeri" ile, Altın Aslan yarışında François Ozon'un en ciddi rakipleri oluverdiler. Çünkü, kendini ciddiye almıyor gözüken mizahi hafif yaklaşımları gerisinde, içeriğiyle son derece zengin ve etkileyici bir "Vatandaş Sinema" örneği imzalamışlar. Elit kesimle halk arasındaki ilişkileri farklı açılardan sorgularken, gerilimi düşmeyen incelikli bir senaryo eşliğinde, aydınlarla sanatçıların toplumsal ve siyasal sorumluluğundan, devletlerin kültür politikalarına ve yaratıcı özgürlüğünün temel anlamına dek birçok konuyu gündeme getiriyorlar. İzleyicilerini, insanlık komedyasının aktif tanıkları olmaya davet ediyorlar...

"Saygın Hemşeri ", Nobel alan Arjantinli bir yazarın, İsveç'te, ödül töreninde yaptığı alabildiğine 'aykırı' konuşmayla başlıyor. Aldığı davetlerin çoğunu reddeden yazarın, gençliğinden beri dönmediği kasabasından gelen çağrıyı kabul edip, 40 yıldır görmediği ülkesine geri döndüğünde yaşadığı 'macerayı' adım adım izliyor. Arkasından sıkılan bir kurşunla yaralanmasıyla noktalanan bu yolculuktan esinlenen yeni romanının sunumunda yaptığı, gerçekleri ve düşüncelerini yine taviz vermeyen bir dille ifade eden, düzeni ve o düzenin süregelmesini sağlayanları hedef alan konuşmasıyla son buluyor.

"Saygın Hemşeri", toplumdaki yerleri saygın olsun ya da olmasın, herkesin görmesi gereken bir film. Üstelik, çok ta rahat izleniyor. Kuşkunuz olmasın, her izleyici, bu filmde mutlaka kendini özleştirebileceği bir karakter bulacaktır...

Bir şey kaçırmayın! sosyal ağlardan bizi izleyin...


Yorum yazabilmeniz için önce giriş yapmalısınız.

Henüz kimse yorum yapmadı.

MGKMEDYA ÜZERİNDEKİ DİĞER TARTIŞMALAR