Hiç Kimse Üzerine

Okuduğu metindeki olay ve oluntuların ne ölçüde yaşandığını ve ne ölçüde kurgulandığını merak eden bir okur kitlesi hep vardır. Çoğunluk için yaşanmışlık baştan olumlanan bir niteliktir. Bir açıdan bu merakı -yaşanmış mı, düşlenmiş mi?- sanatla düz anlatımı ayrı yerlere koymak eğiliminin sonucu olarak da değerlendirebiliriz. Oysa bütünüyle yaşanmış bir deneyimden yola çıkarak gerçek bir sanat yapıtı oluşturabilmek kadar düşsel bir serüveni sıradan bir gazete haberine indirgemek de olasıdır. Ve iki uçta da örnekler vardır. Yani aslında ölçüt yaşanmışlık ya da yaşanmamışlık değildir; sanatsa söz konusu olan ikisinin dışında ölçütler olmalı.

Pierre Guiraud, “sanatların işlevi, algıladığımız duyumları nesnel bağlantılar ağında bize kavratmak değil, gerçekliğin bir öykünümü olarak karşımıza getirip yaşatmaktır,” diyor. “kavratmak” kavramından “kesin bir biçimde anlatmak”ı anlarız.

Mine Kırıkkanat Hiç Kimse’de işte bu iki kavramdan -kavratmak ve yaşatmak- yaşatmak’a öncelik veriyor, bildiklerine ve düşlediklerine bir roman biçimi verirken, metni bildik bir konunun, önemli bir ülke sorununun birebir anlatılması, arkasındaki gerçeklerin “kavratılma”sı çabasıyla değil, kişilere biraz daha yakından bakmayı sağlayacak, onların öncelikle birer insan olduğu gerçeğini duyuracak bir biçimde kurguluyor. Uçların keskinleştirildiği, bir araya gelmenin, uzlaşmanın nerdeyse düş olduğu günümüzde “önce İnsan” diyebilmenin erdemine başvuruyor.

Hiç Kimse “Bu romanda, ürüne hayal yerleştirme vardır,” sözleriyle başlıyor; burada “ürün” yazarın araştırıp ulaştığı birtakım önemli bilgiler. Olay günümüzün büyük sorunu diyebileceğimiz PKK sorunu çevresinde geçiyor. 9 Ocak 2013’te, Paris’te üç PKK’lı kadının öldürüldüğünü anımsıyoruz elbette. Önemli bir olaydır bu. Tam da ülkede “Barış Süreci” adıyla yeni bir dönemin başladığı günlerde bu cinayetleri nasıl değerlendirmeli, konusu epeyce tartışıldı.

Fransız hükümetinin, bu olayı önce kınamasına karşın geçen üç yıl içinde arkasındaki gizi çözmeye, çözülmüşse açıklamaya pek de yanaşmadığı da biliniyor.

Hiç Kimse’nin işte bu cinayetleri hazırlayan koşulları, arkasındaki güçleri basına yansıyan biçiminden başka bir gözle görmeye çalışan bir kurgusu var. Bir casusluk romanı ya da polisiye roman olarak okunabilecek işleklikte yazılmış, merak duygusunu hep diri tutan bir anlatım. Romanın tezi bu üç cinayetin devletin istihbarat teşkilatı ve Öcalan işbirliğiyle işlendiği.

Tüm bunlar romanı okuyan, hatta okumamış ama basında çıkan haberleri izlemiş olanların bilebileceği ayrıntılar.

Mine Kırıkkanat da biliyor okurlarının neyi, nasıl yorumladıklarını. O tüm bu ayrıntıları bir polisiye roman biçiminde düzenleyip merakla okumayı sağlarken aslında bir yandan da asıl yapmak istediği şeyi gerçekleştiriyor. Gözünü kırpmadan öldürebilen, aynı biçimde kendi ölümünü göze alabilen bu azılı kişilerin yaşadıkları alanlara yazın yoluyla giriyor. Onların içinden geçenlere, onların kâğıtlara yazıp yazıp sonra yırtıp attıkları düşüncelerine yaklaşmaya çalışıyor. Birbirleriyle nasıl dostluk kurabileceklerini, bunalımlarını, yalnızlıklarını, öfkelerini ve hatta aşklarını gösteriyor.

Okurun yakınlık duyamayacağı, içinde bulundukları konum açısından yalnızca güdülenmiş robotlar gibi değerlendirebileceği kişilerin romanda tüm bu olumsuzluklar içinde hepimize benzeyen alışkanlıkları, takıntıları, aşkları; insanca yaklaşımları olduğunu görürüz.

Kendisine “Hiç” takma adını uygun gören teşkilat üyesi ağzında hiçbir zaman yakılmayan bir sigara bulundurmak gibi bir takıntısı olan ve sık sık ellerini yıkayan biri. (Romanın adındaki “Hiç” bu kişiyi mi belirtiyor, yoksa hiçliği mi?

Bu soruyu tam olarak yanıtlayamıyoruz.) Hiç’in ellerini temiz tutmak çabası sanki bulaştığı pis ve kanlı işlere karşı bilinçaltının verdiği bir tepki gibi yorumlanabilir. Teşkilatın bir başka üyesi “Boyunsuz” sık sık kolunu silkeleyip saatine bakmaktadır. Onun bu tikini izleyen, aynı teşkilatın üyesi K., “Hepsinin bir manisi, bir tiki var!” diye düşünür.

“Böyle tikler, damgalı eşek gibi kimlik belirleyici, dolayısıyla tehlikeli,” der içinden. Uyuşturucu işinden gelen paralarla Paris’te PKK’ya silah sağlama işinin başında olan kınalı saçlı Sarya’nın yatak odasının tavanı fosforlu çıkartmalarla süslenmiştir. “Gözlerini açınca, tepesindeki karanlığın içinde parlayan kocaman ay dedeyi, yıldızları ve aydan uzaklaştıkları oranda ufalan gezegenleri,” gördükçe onun yüreğinin çarpıntısının dindiğini söyler anlatıcı. O gün öldürüleceğinden habersiz bu militan kadın, yitirdiği sevgilisini anımsayışı, örgütüne karşı duyduğu tedirginliklerle masum bir genç kadın olarak yansıtılır bize. Onun bu ezik görünüşü karşısında tavandaki fosforlar ne onun içini aydınlatabilir ne de biz okurların.

K., bir başka ülkede, yabancı bir evde tek başına içki içerken geçmişini, sevgisiz evliliğini, çoktan ilişkisi kesilmiş çocuklarını düşünür. K. ‘dava’sı uğruna gözünü kırpmadan öldürebilen bir katilden çok bunalımlı bir yalnız kişidir o anda.

Bütün bu ayrıntılar alt alta getirildiğinde onların duygularımızı dengeleyen bu nitelikleri bir yandan da onları bu noktaya getiren koşulları okura düşündürmeye, bu kişileri benimsemesek de anlamaya yöneltir. Doğru/yanlış, haklı/haksız, masum/katil karşıtlıklarının dışında bakmak için bir ilk adımdır bu; ya da ara bir yerde buluşmak için bir çaba…

Bütün ön yargılarımızdan arınmış olarak, roman kişilerini ülkesi, ırkı, dili, dini belirsiz insanlar sayıp yalnızca yaşadıkları drama gözlerimizi çevirerek okumayı denemek…

Hiç Kimse’yi bir de bu gözle okumaya değer.

Mukadder Özgeç

Bir şey kaçırmayın! sosyal ağlardan bizi izleyin...


Yorum yazabilmeniz için önce giriş yapmalısınız.

Henüz kimse yorum yapmadı.

MGKMEDYA ÜZERİNDEKİ DİĞER TARTIŞMALAR