Gördüm, Duydum, Söylüyorum!

Oldukça bilindik bir üç maymun figürü vardır. Yanyana duran üç maymundan biri elleriyle ağzını, diğeri gözlerini, üçüncüsü ise kulaklarını kapatır. Bu hareketleri de genellikle duymadım, görmedim, söylemedim diye algılanır. Hatta olaylara karışmak istemeyen kişiler için de, üç maymunu oynuyor gibi deyimleşmiş ifadeler kullanılır.

Yani…

Gerçeği görüp görmezden gelmek.

Gerçeği duyup duymazdan gelmek.

Gerçeği bilip bilmezden gelmek.

Bu üç maymunun, rivayetlere dayalı birkaç ayrı hikayesi vardır ve en yaygın inanış şöyledir:

Japon halk kültürüne ait olan Mizaru, Kikazaru ve Iwazaru isimli üç maymun, danışmanı oldukları maymun kralı korumak amacıyla, konuştuğu, göründüğü veya duyurduğu her şeyi taşlaştıran şeytanı görmemek, duymamak ve söylememek için gözlerini, ağızlarını ve kulaklarını kapamışlar. Sonrasında insanlar bu hikayeden yola çıkarak, diğer insanların çıkarına olduğunu düşündükleri durumlarda üç maymunu örneklemişler.

Yani rivayetin öğretisine göre, maymunların elleriyle gözlerini, kulaklarını ve ağızlarını kapamalarının anlamı, kötüye bakmamak, kötüye kulak vermemek ve kötü söz söylememekmiş.

Şimdi…

Yıllar var ki gıdalar, beslenme, ekoloji, çevre, tarım, beslenme-hastalıklar ilişkisi, bu ilişkinin sac ayağı şeytan üçgenleri, kendimizi zehirleyişimiz, başkalarını zehirleyişimiz, başkalarının eliyle hem kendimizi hem başkalarını zehirleyişimiz gibi konular içinde çırpınıp duruyorum. Bu meseleyi hem milli hem de evrensel gördüğüm için, girdiğim her ortamda, hem kendim gibileri, hem de bütünüyle zıttımdakileri rahatlıkla buluyor, ama kenetleniyor, ama çarpışıyorum. Yalanlar üzerine kurulu bir dünya düzeninde, etliye sütlüye dokunmamak gibi de rahatlıkla tanımlanabilecek üç maymun anlayışına haiz kimselere, ziyadesiyle rastlıyorum. Sadece kendini değil, aynı zamanda zincirin tümünü etkilediğine dikkat etmeyen, bana göre taşlaşmış bu üç maymunlar yüzünden, kendimi maymunlar cehennemine düşmüş gibi hissediyorum.

Buna rağmen, bir önceki yazımdan sonra, sosyal ağlardaki hesaplarımdan ve elektronik posta adreslerimden bana ulaşan pek çok kişi oldu. Yergiler için her türlü vakti rahatlıkla yaratırken, övgülerde aynı cömertliği sergilemeyen bir toplum olduğumuzu düşündüğümden, çoğu olumlu olan bu mesajlar, umuduma bir müddet daha yarenlik edecektir. Hala ve her koşulda umudum olduğu gerçeği ise, mücadeleyi daha mümkün hale getirecektir.

Daha önceki bir başka yazımda ise, ülkemiz için çok ciddi bir kaynak ve servet olan hekimlerimizin, ülkenin eğitim sistemindeki çöküşten paylarını almış olmalarının acısına değinmiş, mesleki olarak en çok ilintili olması gerekir ya da beklenirken, eğitimlerinde beslenmenin olmayışına sitem etmiştim. O zaman da epey mesaj almıştım. Kimi diyordu ki, ‘hayati tehlike taşıyarak görevini yapan hekimlere dil uzatamazsın’, ya da, ‘biz en alasından metabolizma biliriz, beslenmeyi de sizden öğrenecek değiliz’. Diğer kimileri ise ‘hay ağzına sağlık, aklınla bin yaşa’ diye destek veriyordu… Olacak tabii, her vücut, hem zehrini, hem de panzehirini barındıracak, mecbur…

Gittiğim yollar uzasa ve bilgim katlanarak artsa da, kalemim yazsa dursa, ağzım dilimin döndüğünce durmadan konuşsa da, inancım o ki, bir birey olarak, sağlıklı yaşama hakkımın elimden alınıyor olması, çoluğuma çocuğuma, etrafıma eşrafıma cebren ve hile ile ve her yol mübah ile göz dikilmiş olması, iki elim kanda olsa son nefesime kadar vereceğim mücadelenin asal ekseninde yer alacaktır. İşimi üretir, katmadeğer sağlar, emeğimi harcar, vergimi öder, kanunlara, nizamlara, yasaklara ve etik kurallara uyar, açık ve saklı yardımlarımı daima yapar ve aziz milletimi de canımdan çok severken, doğrusu o ki, her meslek grubundan da aynı özeni beklemeyi kendime hak görürüm. Ama belki de doktorlardan, biraz daha fazlasını beklediğimi açıklamazsam da, bugüne kadarki yaptığım her şeyi haksız yere hor görmüş olurum.

Yazılı ve görsel medya hekim kaynıyor. Ne güzel aslında, halkımız pek çok bilgiye oturduğu yerden ulaşıp, eğer canlı bir yayınsa belirtilen telefon numaralarını arayarak derhal bağlanıp, neredeyse ayaküstü muayene olmuşcasına bilgi ile donanıp, varolan sorunun çözümü ile ilgili yol katediyor. Ya da konuşmasını, duruşunu, ifade gücünü, kıyafetini, gözlük çerçevesini, saç tıraşını artık imkanı neye elveriyorsa ona göre beğendiğini mimliyor, adını bir kenara yazıyor ve sonra duruma göre irtibata geçmeye çalışıyor. Bir de yakın zamanlarda farklı kanallarda ya da gazetelerde denk geliyorsa bu çok sevilen, peşinden koşulan, deniz derya hekime, işte o vakit kendisine bir görünmek farz oluyor.

İnsan derman aramaya görsün, her şeyi olumlamaya bakar içi. Zor şeydir sağlık sorunlarıyla boğuşmak, hem maddi hem manevi. Dolayısıyla kim hak vermez ki? Medet ummak, hele ki okuyup doktor olmuş koca koca insanlardan, gayet doğal.

Ancak… İşin bir başka yüzü var. O beyaz camın da, o parmak boyayan gazetelerin de bir arka tarafı var. Artık köşelerin de, programların da bir bedeli var. Kimse öyle, şu konunun uzmanıymışsınız, gelin toplumu birlikte aydınlatalım filan demiyor bu koca koca insanlara. Diyorlar ki, şöyle bir programda size şu kadar süre ayırdık, buyrun dilediğinizi anlatın, bedeli şu kadar para! Ve bu biçilen bedeller, sağlık sektöründe dönmesi muhtemel görünen paralar hayal edilerek, akıllara ziyan derecede büyük hanelere tekabül ediyor.

İsim mi? Şimdi veremem tabii. Olur mu öyle? E olacak mecburi. Artık okumayan, yazmayan, dinlemeyen, ya da okuduğunu dinlediğini bana göre besin açıkları yüzünden adam gibi anlayamayan, muhakeme gücü zayıflamış bu zavallı milletime reva görülen durum, işte budur ne yazık ki!

Takip edebildiğim kadarıyla seksensekizi bulan sayısıyla hekim yetiştiren tıp fakütelerinden çıkan binlerce hekime rağmen, ülkede hekim açığı olduğu iddia ediliyor. Önleri türlü şekilde açılan yerli ve yabancı sermayeli sağlık kuruluşları söz sahibi olup, işçileştirdikleri doktorların meziyet ve bilgilerini, dolayısıyla var etmeye çalıştıkları isimlerini derdest ediyor. Bu duruma sokulan hekimler ne yapıyor? Uzun uzun yaladıkları mürekkeple, ağızlarından çıkan her sözün mühür olması gerektiğini unutup, kaç para pazarlığında, ekranlarda ya da gazetelerde hatta sosyal medyada ve hatta hususi bunun için kurulan internet sitelerinde boy gösteriyor. Kesenin ağzını ne kadar açtığıyla ilgili olarak oluşan görüntü sıklığını ise, “en iyi” “en bilge” “en tercih edilen” gibi önadlara kavuşmak için kullanıyor.

İstisnası yok mu? Yok. Yok derken, basına çıkan ve göz önünde fazlasıyla yer alanlardan, oluşabilecek her türlü sıkıntıyı göze almış, bildiği, öğrendiği, araştırdığı hatta keşfettiği doğruları, duruşundan taviz, sözünden ödün vermeden söyleyen, az sayıda hekimimiz de, hala ve çok şükür ki var. Bunlar bırakın para vermeyi, para alsalar yeridir ya bana göre, tehdit, karalama ve iftiralarla boğuşarak ve haklarında açılan davalara bilgi ve belge toplamaya çalışarak harcıyorlar günlerinin büyük kısmını. Dolayısıyla, kurunun yanında yaş yanacak bile olsa, onlar en yaş dallar olarak, ateşi korlamak için var güçleriyle çabalayacaklardır, hiç şüphesiz.

Doktorluk kutsal bir meslektir. Alınamaz, satılamaz, reklam malzemesi yapılamaz. Doktorun en iyisine, en bilgilisine, en ahlaklısına, adını duyurmak için harcadığı paraya göre karar verilemez. İçinde bulunulan bu aciz durum, doktoru ve doktorluğu bu noktaya taşıyan medyanın, aradan haksızca, anlamsızca ve arsızca nemalanan aracıların ve buna çanak tutan doktorların insafına bırakılamaz.

Dün cephede bunun için dökülmemişken kanlar ve varken medeniyette daha pek çok oturulacak ilimli irfanlı masalar, şerefine edilecek tüm laflar, benim Atamın Türk hekiminin şanına yaraşacak. İşte o gün, sadece toplum sağlığı değil, toplum ahlakı da bambaşka bir çehreye kavuşacak.

Bir Cumhuriyet Bayramı haftasını daha geride bırakırken kaleme aldığım bu yazı, bir sitem, bir serzeniş, bir iğne-çuvaldız yazısı değil, bir Cumhuriyet yazısıdır. Siz sanıyormusunuz ki, Gazi Mustafa Kemal, “Beni Türk doktorlarına emanet edin” derken ağırlaşan sirozunu kastetmiştir? Ulu önder Atatürk, memleketinin her bir ferdine duyduğu güvenin en vücut bulmuş hali olarak doktorları görmüş, onların sağduyusuna, bilgisine, ahlakına, aklına duyduğu güvenle, o toprak olmasını beklediği naçiz vücudunu değil, bir enkazdan kükreyerek çıkmış halkını kastetmiş, bu güzel yurdun güzel insanlarını, işte o doktorlarına emanet etmiştir.

Cumhuriyetimizin sınırları, bizzat şehitlerimizin kanıyla çizilmiş de olsa, bugünkü dünyada, sadece ve sadece ahlakımızın sınırlarıyla korunabilecektir.

Dolayısıyla bir zahmet, artık üç maymunu adam gibi yorumlayalım, olan biteni yok saymayalım, neresi doğru ki denecek deveden hallice yaşamayalım.

Bir şey kaçırmayın! sosyal ağlardan bizi izleyin...


Yorum yazabilmeniz için önce giriş yapmalısınız.

Henüz kimse yorum yapmadı.

MGKMEDYA ÜZERİNDEKİ DİĞER TARTIŞMALAR