Etliye, Sütlüye ve Tatlıya Karışmak

Bırakabilirsin diyor Yeşilay.

Sigara kullanımına karşı yürüttüğü çalışmaların birine ait sloganı ‘ Bırakabilirsin’. Ekranlarda dönen yayınlanması zorunlu kamu spotunu ise son derece çarpıcı ve dolayısıyla başarılı buluyorum. Ancak, bu dönemde sağlık açısından en büyük tehlikenin sigara kullanımı ya da tiryakiliği olmadığını düşünüyorum.

Hiç sigara kullanmadığım ve kullanılan evlerde büyümediğim, nihayetinde sigara kullanmayan biriyle evlenerek kendi evimi de dumansız hava sahası olarak kurduğum için bilmediğim bir tiryakilik türüdür sigara. Hiç özenmedim, hiç merak etmedim, hiç sempati duymadım. Sağlık ile ilgili veri ve istatistiklere göz attığımda, ciddi rakamlara ulaşmış kullanım oranlarında, resmi verilere göre başlama yaşının dokuzun altına düşmüş olduğunu görmek içimi acıtıyor.

Ancak…

Başka bir bağımlılık türü var ki, bana göre sigaradan misliyle daha büyük bir tehlike olarak yanıbaşımızda duruyor. Şeker!

Basit şeker diye adlandırılan sakkaroz, glukoz ve fruktoz kullanılarak üretilmiş gıda maddeleri gün boyu pek çok formda karşımıza çıkıyor, sofralarımıza geliyor. Hazır gıdalarda yoğun olarak kullanılan şekerin temin edildiği şeker pancarının dışında, nişasta bazlı şekerin ( yüksek fruktozlu mısır şurubu gibi) çok ucuz bir girdi olarak maliyetleri düşürmesi sebebiyle tamamen tercih edilir olması ve ambalajlı mamul mallar ile pastane/fırın ürünlerinin tümünde çeşitli tür ve miktarlarda yer alması ise çok eskilere dayanmıyor. Ancak dünyanın her yerinde ucuz gıdaya gösterilen rağbetin, açlıkla mücadelede önemli rol oynadığı düşünülen düşürülmüş maliyetlerle raks etmesi, bizleri, çoluk çocuk, kadın erkek toplumdaki her bir ferdi direkt olarak etkiliyor, büyük bir sağlık tehdidi oluşturuyor. Zira basit şeker girdili yenilebilir ürünler, vücudun insülin salgısındaki ve kan şeker seviyesindeki dalgalanmayla, kişiyi yedikçe acıktıran bir fasit dairenin içine sokuyor.

Yabana atılamayacak ve bence reklamlar ve etik dışı pazarlama faaliyetleri sebebiyle neredeyse pandemi olarak kabul edilebilecek, hayati tehlike içeren ya da hayati tehlikeye dosdoğru bir yoldan götüren şekerin, masumiyet karinesinin ortadan kalkması için, acaba ne gibi belirtilerin görülmesi bekleniyor?

Çocukluk çağından başlayarak farklı organlara sirayet eden ve son derece yaygın görünen kanser türlerinin, karaciğerdeki ve yanısıra kandaki yağlanmanın ve bunu takip eden kalp damar rahatsızlıklarının, regüle çalışmayan iç organların yanısıra, pek çok sapkın davranışın, türlü tacizlerin, cinnete varan asabiyetlerin, şiddet eğilimlerinin, tutarsızlıkların, psikosomatik hastalıkların ve toplumu kaosa sürükleyen bilinçsiz ve argümansız taraftarlıkların altında pekala o sabah yediğiniz reçelli ekmek yatıyor olabilir. Zira bir gece önce çayın yanında paketi bir liralık keklerle, hatta işyerinde tüm gün iki şekerli içtiğiniz en az beş bardak çayla ve öğlen yemekhanede tabildota konmuş üç adet tulumba tatlısıyla olumsuz etkileri birleşerek katlanmış olabilir. Haftasonu da hazır çorba kaynatıvermiştiniz ya evde, yöresel bir çeşidiydi gerçi ama. Sonra soslu makarna da vardı, sosu hazır çorba ile hediye gelmişti. Kasanın yanında farkettiğiniz beşli paketli gofretleri de ev yolunda yuvarlayıvermiştiniz ya hani midenize… Dev ambalajlı cipsler de indirimde olunca, yanına iki litrelik gazlı içecek, buyrun beş lira tutmadı hepsi, vay canına… Beş lira tutmadı ama, sizin can beş paralık oldu, sizin o damarlarınızdaki asil kanınız yapış yapış akmaz oldu, sizin muhteşem yapıdaki akıl sır ermez beyniniz beş liranın hesabını bilmez, kalbiniz beş parayla atmayı beceremez, ciğeriniz beş para etmez oldu.

Bir asgari ücretlinin, ki bu yıl zamlı hali 1404TL’dir, öyle etli sütlü değil, baz seviyede bile temiz beslenebilme ihtimali zinhar yoktur. Evli iki asgari ücretlinin de böyle bir ihtimali yoktur. Eve üç asgari ücret giren 4-5 nüfuslu bir evde de böyle bir ihtimal, biliniz ki yoktur. Gerçi bütün bu beş paralık yiyecekleri almasa acından ölecek gibi olan asgari ücretli dar gelirli, bunları yediğinde de ölecektir ama… Fark sadece ölüm şekli ve süresindedir, yani seçim de ucuza gelmiştir.

Nasıl yaparız? Kendimizi ve çocuklarımızı nasıl koruruz? Şeker tüketiminin yol açacağı akut ya da kronik hastalıklardan nasıl korunuruz? Şekerin besleyeceği kötü ve hasta hücrelerden nasıl kurtulur ya da nasıl korunuruz? Bizzat şeker hastalığını nasıl bertaraf ederiz? Şeker yüzünden deforme olan hücre yapılarımızı nasıl toparlarız? Şekere bağlı kilodan, dolayısıyla obeziteye doğru giden yoldan nasıl kurtuluruz? Beynimiz dahil hayati tüm organlarımızı, gözümüzü, kulağımızı, dişlerimizi, eklemlerimizi şekerin vereceği tahribattan nasıl sakınırız? Basit bir viral enfeksiyonda bile günlük diyetten şekeri çıkarmak iyileşmeyi hızlandırıyorken, henüz sinyallerini almadığımız ya da farketmediğimiz, adlandıramadığımız hastalıkların olası varlığına karşı nasıl önlem alırız?

Yanıt basit ve kati…

Şeker tüketmeyerek.

Memlekette pancar şekeri kalmadı diye düşünmekte fayda var, zira ekimi, dikimi, hasadı, işlenmesi artık eser miktarda. Neye göre eser miktarda? Beyaz şeker temin edilen diğer kaynakların ve toplam tüketimin tonajlarına göre. Dolayısıyla, bir yandan şekerin olumsuz etkilerine diğer yandan bu şekerin elde edildiği GDO’lu mısırın hem modifiye genetiği hem de uygulanması zaruri zirai zehirlerine hadlerin çok üzerinde maruz kalmış oluyoruz.

Doğalından, kovanından, oğulundan bal da yok denecek kadar az memlekette. O aza da, bahsi geçen ve popülasyonun büyük kısmını oluşturan dar gelirlinin ulaşma imkanı zaten yok.

Gelelim meyvelere ve elde edilen meyve şekerlerine. Çoğunun menşei hibrit ya da genetiği değiştirilmiş organizma olan meyvelerden elde edilen fruktozun da, artık kararınca olmanın çok üzerindeki dozajları sebebiyle dikkatli ve kontrollü tüketilmesi gerekiyor. Elmanın, armudun, portakalın, karpuzun, kavunun eski hallerini hatırlamaya çalışanlara sorun lütfen, fark sadece kokularında mı? Mesela bir elma elma gibi kokarken, baklava tadında da olmamalıydı.

Ama oldu.

İçinde bulunulan durum bu.

18 Mart 2017’de Çanakkale zaferinin 102. yılını kutladık. Bana göre o askerlerimizin, şehitlerimizin, gazilerimizin, aç bilaç çarpıştıkları o cephelerde, inanç, azim, vatanperverlik ve dirayetlerinin yanında, tüm kötü koşullara rağmen ayakta durmalarını sağlayan bir biyolojik yeterlilikleri vardı. Kırsal alanlarda kol gezen salgın hastalıklara ve mücadele etmeyi zorlaştıran teknik imkansızlıklara rağmen, onları eski toprak tabiriyle bütünleştiren doğru ve temiz besinlerle sarmalanmışlardı. Her şey azdı belki, günler süren açlıklar da cabası. Ama buldukları, kursaklarına indirebildikleri her lokma sağlıklıydı.

Şu anda kafamızı çevirdiğimiz her yerde, kulağımızın işittiği her ses ve gözümüzün gördüğü her şeyde sadece, 16 Nisan’da yapılacak referandum var. Halihazırda, ülkenin alacağı en keskin virajın bu referandum olduğu düşünülüyor. Zira bir rejim değişikliği olarak algılanan bu referandum oylaması ile kimileri kazanılmış haklarını kaybederken, kimileri ise gücüne güç katacak.

Şimdi.

Bu ülke her siyasi dönemeçte, gelmiş geçmiş en değerli kararları aldığını, en önemli tekliflerde bulunduğunu, en doğruyu bir tek kendisi bildiğini düşünen pek çok siyasetçi gördü. Her devir farklı bir iklim gibi dursa da aslında odağında insan ve o insanın insanca yaşaması olması gereken bir bayrak yarışından ibaret olmalıydı. Kıt kaynaklarla sonsuz ihtiyaçların karşılanması olarak basitçe tariflenebilen ‘ekonomi’nin de, ne savaşla, ne silahla, ne savunmayla ne saldırıyla, ne binayla, yapıyla, ne de diğer dayanıklı tüketim mallarıyla ilgilenmesi gerekiyordu. Odağında insan olduğuna göre evvela, insan canına kastetmeyen, bazal düzeyde ama herkese temiz ve sağlıklı gıdalar sunabilmesi; fikirler, yaklaşımlar, tandanslar, yandaşlıklar ötesinde önce nesillere devredecek bir tarım, hayvancılık, gıda ve beslenme programını ortaya koyması gerekiyordu. Diğer her şeyin, mutlaka, sıralamada sonra gelmesi şarttı.

Şöyle bir deney yapabilir miyiz acaba? Özellikle monosakkarit ve dissakkaritleri, direkt ya da indirekt olarak barındıran tüm ürünleri ( Beyaz şeker, İşlenmiş gıdalar, ambalajlı ürünler, katkı maddeli tüm gıda benzeri mamuller ile GDO’lu ve hatta hibrit meyveler) önce bir gün, ardından bir hafta, ideali yirmibir gün, yani bir alışkanlığın edinilmesi ya da kaybedilmesi için gerekli kabul edilen süre kadar tüketmemek. Böyle bir deneyin bize kazandıracaklarına ve kaybettireceklerine bir odaklanalım bakalım. Ya da bize kazandırırken sektöre kaybettireceklerine mi demeliydim?

Böyle bir deney yapmamıza bile müsade etmezler. Kimler? Gıda tekelleri ve onların izdüşümleri. Derhal buna bir kulp takar ve dar gelirlilerin besin ihtiyacının karşılamasına engel olmak diye adlandırırlar. Ama ah bir yapabilsek! Şöyle yüzbinlerce kişi, hepbirlikte, bir yapabilsek! İşte o zaman, satış rakamlarındaki bir günlük düşüşe bile tahammül edemeyecek markaları sarsmış, afallatmış, endişelendirmiş; yaşadığımız sürece bize gerekecek kalp- damar, beyin, karaciğer, panskreas gibi organlarımız başta olmak üzere, tüm bedenimizi umursayarak ödüllendirmiş oluruz.

Değmez mi?

Bence asıl referandum bunun için yapılmalı.

İnsan sağlığının anayasası yok sayılmamalı.

Şekere Hayır!

Sağlık için Hayır!

Akıl için, fikir için, damarlarımızdaki kan için, beden için, ruh için, bu eşsiz yaşam için, şirin de görünse -ki şirin tatlı demektir- HAYIR!

Bir şey kaçırmayın! sosyal ağlardan bizi izleyin...


Yorum yazabilmeniz için önce giriş yapmalısınız.

Henüz kimse yorum yapmadı.

MGKMEDYA ÜZERİNDEKİ DİĞER TARTIŞMALAR