Peynir Gemileri

Kış aniden bastırmıştı bu yıl. Şimdi bahar gelmeye çalışıyor. Kimi ürünleri don vurdu, kimileri erken çiçeğe durdu. Ama iyi kötü rekoltenin ne olacağı belli. Modern tarımın baskın enstrümanlarına direnmenin anlamsızlığı çiftçiye allı pullu olarak etraflıca anlatıldığından beri, kontrollü tarım altın çağına girdi. Zaten iklim dönümleri neredeyse kalmadı. Ancak ne toprak, ne hava, ne de su hazırlıklı bu oldu bittiye. Dolayısıyla gümbürtüye gidiyor tüm beklentiler. Misal, Arabistan çöllerine kar yağdığını yazdı bu kış gazeteler.

Dünyanın bir tarafında, zika virüsüne karşı yapılan aşıların yarardan çok zarar verdiğini ve pek çok sağlıklı gebe ile bebeği ölüme sürüklediğini söyleyenler ayaklanıyor. Dünyanın diğer bir tarafında devletlerince onaylanan ve uygulanan aşı takvimlerinin otizme sebep olduğu bulgularındaki gerçeklik payına dikkat çekmek için çırpınanlar var. Dünyanın başka bir tarafında, helal gıda tüketmeyenlerin cinler tarafından alıkonulduğuna ya da vesveseye sürüklendiğine inananların paylaştığı dualar ve muskalar var. Dünyanın bambaşka bir yerinde ise gıda takviyeleri kullanmadan mümkünü yok sağlıklı yaşanamayacağına kalben inanan bir güruh var. Dünya kaç bucak bu durumda, buyurun siz karar verin.

Modern tıp ya da batı tıbbı olarak tariflenen katı bilimsel gerçekliklere ve deneylenebilir sonuçlara dayalı alana dair duyulan güven sarsılmış durumda. Her geçen gün daha çok insanın akut ve/veya kronik ciddi hayati tehdit yaratan hastalıklara yakalanıyor olması bu güvensizliği pekiştiriyor olsa da, yaşamsal ve çevresel etmenlerin bu denli gözardı edilerek kanaate varılması büyük hatalara sürüklüyor. Modern tıptan soğuyan insan evladı çareyi sülük, hacamat, seksen çeşit baharat, ot, bitki, su, maden, vitamin ve benzerlerinde ararken, bunların menşeileri ile ilgili sorgu ve bilgiyi tümden yok sayıyor.

Ortada türlü türlü üçkağıtçı peydahlanırken, mevcut sistemin defansif yaklaşım sergilemeye iterek köşeye sıkıştırdığı hekimler, kendini ifade edemediği, saygı ve sevgisinin tüketildiği, horlandığı, yaftalandığı acımasız bir döngünün içine düşürülüyor. Duruma eleştirel bakış açısını şimdilik bir kenara bırakıp, olayları sentetize etmeyi yeğlemek lazım.

Cumhurbaşkanımızın geçtiğimiz aylardaki “Enflasyonun domates biber fiyatıyla açıklanması ağırıma gidiyor.” şeklindeki ifadesinin ardından şaşkınlığımı üzerimden atamamışken, başbakanımızın “Mazotun yarısını biz ödeyeceğiz” şeklindeki konuşması umut ve hayal dünyasına bir hareket getirmişti. Sonra anlaşıldı ki, ancak ithal tohum kullanılırsa yararlanılacak bu desteğin gerek ve yeter şartları vardı. Yerli tohumun üretim ve ticareti zaten epeydir yasaktı, ancak çiftçilerin kendi kullanımları için bir miktar ayırma hakları vardı. Peki ya destek alan çiftçi ile almayanın, ürün maliyeti açısından ortaya çıkacak farkını fiyata yansıtma zorunluluğu aşmasına da yardımcı olunacak mıydı? Nihayetinde yerli tohum korunmuş, ıslah tohum tercihinde olmayanların, daha büyük bir emekle daha az miktarda sağ salim ortaya çıkardığı ürünleriyle bu topraklara ait endemik yapı kaybolmamış olacaktı. Pekala bu çaba, desteği ve ilgiyi hiç mi haketmeyecekti?

Bana öyle geliyor ki, iletişim yolları ve çeşitleri arttıkça, ortalık iyice çorba oluyor. Herkes her fırsatta bir yerlerde açıklamalar yapıyor. Hangisi doğru, hangi koşullarda geçerli, kulaktan kulağa oynar gibi değişip dönüşerek bambaşka bir halde en sondan çıkıyor. Dişe dokunur çözümlere ise hiç yaklaşılamıyor. Tam iyi bir şey denmiş diyeceğiz, arkasından uygulama evresinde karşımıza tamamen zıttında kararlar çıkarılıyor. Onlarca, yüzlerce, binlerce Hatice, suretten surete, değişen kılıklar sayesinde başkaymışcasına ortaya sürülse de, neticeler hiç de iç açıcı olmuyor.

Gıda artık temiz değil. Gıda artık ucuz değil. Gıda artık besin değil. Gıda artık gıda değil.

Ulaşılan bu noktaya tabii ki bir günde gelinmedi. Dünya genetik biliminin rüzgarına kapılırken, ahlakının çoğu da savruldu gitti. Kolay söylenebilen yalanın yerini hiçbir şey tutmaz, reklam ve pazarlama için her şey mübah diğer yollar çıkmaz oldu. Daralttığımızda vatan, genişlettiğimizde insanlık, o bilimin ve buluşların şaaşasını ilerleme kabul ederek, nice emek yoğun işi basitleştirilmiş yol ve yöntemlerle peynir gemilerine yüklediğinde, sağlığının elden gidip kendini de ayaklara düşüreceğini gerçekten göremeyecek kadar körleşmiş miydi? Yoksa tamamen duygusal sebepler, bize mi kalacak bu dünya yaklaşımına elbirlik kurban mı edilmişti?

Tüm insanların bilgiye ulaşıp sorgulamış olması gerekirken, hayat gailesi denen yabanıl kisvede, pek çok farklı işkolunda uzmanlaşıp kendine amatörleşen insanoğlu, azıcık ağzı laf yapabilenden ya da eli kalem tutabilenden medet umuyor. Bana da çok soruyorlar, neler yediğimi ve nereden temin ettiğimi merak ediyorlar. Tüm bunlara “Ne bulursam” diye yanıt verince çok şaşırıyor, yakıştıramıyorlar. Oysa demek istediğim şu: Arıyor, tarıyor, yeri geliyor gidiyor, görüyor, üreticisiyle tanışıyor, bazen de analiz ettiriyorum. Tüm bunların neticesinde artık ne bulmuşsam onu yiyor ve aileme yediriyorum. Hiç bir firma ya da üretici adı paylaşmamaya gayret ediyorum. Kendime saklamıyor, ben emek verdim, herkes versin gitsin bulsun demek istemiyorum. Sadece ve ne yazık ki, bulduğum ve harikuladeden, idare eder ya da kötünün iyisine kadar segmente ettiğim üreticilerin ürünlerinin, aynı özelliklerde ne kadar devam edeceğini bilmiyor olmak beni öneride bulunmaktan alıkoyuyor. Kim şeytana ne zaman uyar, ya da bu savaşta ne zaman nasıl mağlup olur, bilmek ne yazık ki çok zor.

Tam da bu noktada sosyal medyaya karşı son derece dikkatli olmanız konusunda sizi defaten uyarmak isterim. Ya uzmanlıkları gereği ya da fenomen tabir edilen noktalara geldikleri ve binlerce takipçileri olduğu için kanaat önderliği yapabileceğini düşünen kişilerce parsellenmiş durumda ne yazık ki. İşin içine girince, dedikodusu bol yurdum toprağı boş durmuyor, kimin ne kadar paraya ya da ne kadar ‘hediye’ye ne kadar süreyle tanıtım yapmaya razı olduğu bir bir anlatılıveriyor size. İşte o zaman insana dair duyduğunuz umudun erozyonuyla daha da çok eksiliyorsunuz. Yani mirim, o falanca organikler, bu falanca çiftlikler, ilk elden anne işi sebzeler meyveler, yetmez ama, tarhanalar, erişteler bir bir yalan oluyor gözünüzün önünde.

Öğretmen olabilirsiniz. Muhasebeci, avukat, doktor, mühendis olabilirsiniz. Gazeteci, mimar, inşaat işçisi, türlü iş kollarında teknisyen, sekreter, şoför ya da bürokrat da olabilirsiniz. Hiçbiri sizi kendiniz için çabalamaktan alıkoymamalı. Sağlığınızı hunharca üretilmiş besinlere sorgusuzca teslim edebileceğiniz bir ünvan yoktur. Ve bir nefes sıhhat gibi devlet de olmayacaktır. Siz de arayacaksınız. Her türlü hileye hurdaya karşı gözü açık olacaksınız. Endüstriyel mamul mallarda da, ilk elden alacağınız tarımsal ürünlerde de, hep uyanık olacaksınız. Eğer bu yola ilk kez çıkıyorsanız, kuvvetle muhtemel birincide aldatılacaksınız, ikincide kandırılacaksınız, üçüncüde oyuna getirileceksiniz, dördüncüde fena dolandırılacaksınız, beşincide cin olmadan adam çarpanlara, altıncıda insafsızlara denk geleceksiniz. Ama en kötüden yedincide anlayacaksınız, sekizincide öğreneceksiniz, dokuzuncuda artık kül yutmayacak, onuncuda neredeyse bilirkişi olacaksınız.

Sadece dinleyin. Diğer tüm sesleri kısıp içinizi ve dışınızı, yani kendinizi dinleyin. Dört bir yan aynı anda konuşurken kendi sesinizi duyamadığınız o kahvehaneye dönmesin yaşamınız. Sizi hayatta tutmaya yarayacak tüm bilgiye aslında sahipsiniz.

Yola çıkıyorsanız eğer, bir başlangıç önerisi verebilirim. Gidip bir tohum alın. Herhangi bir şeye ait olabilir. Yeşillik olur mesela, maydonoz, dereotu, tere, roka… Ya da domates, salatalık… Hatta kabak, patlıcan. Olmadı evden bir avuç nohut ya da kurufasulye kullanın. Bir saksıya, ya da boş bir kaba ekin tohumlarınızı. Toprağı bir bahçeden, yol kenarından, tercihen biraz şehrin dışından, üst tabakasını sıyırıp alt tabakasından alın bir miktar. Işık/ güneş göreceği bir yere yerleştirip gün gün sulayın. Yeşermesini izleyin, boylanmasını… Seçtiğiniz tohuma göre belki yersizin de, misal yeşilliklerden salata, olmaz mı?

Bu kadarcık emek ve ürün sizi doyurmaya elbet yetmeyecektir. Ama eğer biraz samimiyseniz kendinizle, uyanmanıza yetecektir.

Temiz filizlenmemiş, temiz sulanmamış, temiz üretilmemiş, temiz derlenmemiş, temiz niyetlenmemiş yenilebilir mamul mallara ve bunlara gıda denip besin olarak önünüze konmasına razı gelmeyiniz.

Aldatılmanıza izin vermeyiniz.

Alttan alttan, ‘Benden sonra tufan’ diyenleri iyi farkedip, asla itibar etmeyiniz.

Bir siz var sizden içeri, ona kulak veriniz.

Hala tercih hakkınız varken, ses ve söz veriniz.

Yarınlara borçlu olarak, bu diyardan göçmeyiniz.

Bir şey kaçırmayın! sosyal ağlardan bizi izleyin...


Yorum yazabilmeniz için önce giriş yapmalısınız.

Henüz kimse yorum yapmadı.

MGKMEDYA ÜZERİNDEKİ DİĞER TARTIŞMALAR