Oda

Karanlık bir odada oturuyordu üçü… Simsiyah tüllerle örtülmüş pencerelerden, en ufak bir ışık dahi sızmıyordu içeriye. Etrafına dizilmiş oldukları masa, yuvarlağın en sevimsiz halini yansıtıyordu. Oturmuş oldukları iskemlelerin de, masadan eksik kalır yanları yoktu çirkinlikte. Oda, nefes alınamayacak kadar havasız ve kirliydi. Üçünün de giydikleri kravatlı, takım elbiseler, bu kasveti daha da arttırıyordu.

O odaya, yabancıydılar. İlk defa böyle bir odanın içinde bulunuyorlardı. Etraflarını saran dört duvar da, ayaklarının bastığı soğuk mermer de, birer ilkti onlar için. Daha önce, hiç bu denli üşümemiş, hiç bu derece sıkışmış hissetmemişlerdi.


Yabancısı oldukları bu odada, yine de her şey, birtakım şeylerin yansıması gibiydi, sanki.

Çoğu şey, tanıdıktı aslında. Etrafın bulanıklığını ve ağırlığını daha evvelden hissetmemiş olsalar bile hissettirmişlerdi. Bu kasveti yaşamamış, yaşatmışlardı.

Başka bir yerden gelmişlerdi, bu karanlık odaya… Nasıl geldiklerine dair bir fikirleri de yoktu. Bu, bir geliş değil, belki de bir tür boyut değiştirmekti. Ya da bir tür ışınlanmaydı, bunun adı.

Her şey kendilerine son derece yabancıyken, bir o kadar da tanıdıktı, aynı zamanda.

Zamana uzakken, havanın keskin kokusuna oldukça yakındılar. Önceki boyutta, sıkı fıkı ilişkilere sahip olan, bu üç adam, şimdi, bu dar ve ışıksız odada, daha önceden, tanışıklıklarının olduğunu inkâr edercesine bakıyorlardı birbirlerine. Bu bilmezlikten gelişin ardında, birbirlerini çok iyi tanımaları yatıyordu, esasında.


Daha evvelki boyutta, başkalarına etmediklerini bırakmamışlardı. Yapmadıkları zulüm kalmamıştı. Dilleri, daima kötülük kusmuştu. Ellerinden, hiçbir vakit eksik etmedikleri kelepçeler, nice masumun hayatını dört duvar arasına kilitlemek için kullanılmıştı.

Üçünün de aklı, şeytandan beter çalışmıştı. Bu şeytanlıkta, öylesine mükemmel bir uyum yakalamışlardı ki, temiz tüm yollara derin çukurlar açmış, o çukurları da taşlarla, kayalarla doldurmuşlardı. Kenarlardaki ağaçları katletmişler, tüm kelebeklerin kanadını, acımadan kırmışlardı.

O zamanlarda da, üstlerinden kravatlı, takım elbiseler düşmezdi. Hayata yaptıkları tüm zorbaca saldırılarda, üstlerinde yine bu elbiseler vardı. Evlerine kurdukları sofraların masaları da yuvarlaktı. O sofralarda, bir sürü günahsızın kanını, şerbet niyetine içmişlerdi. Çoğu temiz yüreklinin üstü, bu sofralarda çizilmişti. Masalar, edilecek işkencelerin, kıyılacak olan canların, karar yeriydi, o vakitlerde.

Acıma yoktu…

Sevgiye yer bırakılmamıştı…

Her türlü kazanmak, nihai tek hedefti…

Kin, nefret ve intikam, beslenilen kaynaklardı…


Şimdi, bu üç adam, başka bir boyutta, küçük, havası ağır, kapkaranlık bir odada, çirkin bir yuvarlağın etrafında, öylece birbirlerine bakıyorlardı. Üstlerindeki siyah takım elbise, üzerlerine yapışmış, boyunlarındaki kravat, giderek dar gelmeye başlamıştı.

Ne ateş…

Ne devrilen kocaman dağlar…

Ne oradan buradan çıkan canavarlar…

Ne de taşan okyanuslar…

Cehennem, işte tam olarak bu üç adamın sıkıştığı, buz gibi bir odaydı…

En büyük ceza, o sevimsiz yuvarlağın etrafına oturup, birbirlerine bakan bu adamların, her göz göze gelişte, kendi vicdanlarını masaya yatırmasındaydı…

Bu odadan çıkış yoktu…

Bir şey kaçırmayın! sosyal ağlardan bizi izleyin...


Yorum yazabilmeniz için önce giriş yapmalısınız.

Henüz kimse yorum yapmadı.

MGKMEDYA ÜZERİNDEKİ DİĞER TARTIŞMALAR