70.Cannes Günlüğü: Sinema ve Nostalji…

Placeholder4
© Michael Haneke - "Happy End"

Yıl 1963. Cannes plajından siyah beyaz bir görüntü. Claudia Cardinale, elinde tuttuğu tasmanın zincirine asılan leoparı, hayvanın kuyruğundan tutan bakıcısının yardımıyla zaptetmeye çalışıyor. Biraz geride Burt Lancester gülümsemekte. Luchino Visconti arka planda, daha ciddi. Film henüz o yılın Altın Palmiye’sini almamış…

Festivaller Sarayının 4. katındaki uzun geniş koridorun duvarı eski günleri anımsatan fotoğraflarla dolu. Godard, Truffaut, Altman, Grace Kelly ve daha onlarca unutulmaz yönetmen ve yıldız oyuncunun fotoğrafları, yakın geçmişin sararmayan yapraklarını karıştırmaya davet ediyor bizi… Bu yıl nostaljik duygulardan kaçmak imkansız.

Monica Bellucci’nin sunduğu açılış gecesi de doğal olarak günün yıldız adlarıyla dolu. Sayılamayacak kadar çoklar. Aralarında, biraz sonra izlenecek açılış filmi “İsmaël’in Hayaletleri”nin Oscar’lı Fransız oyuncusu Marion Cotillard da var. Geçen yıl, Xavier Dolan ile Nicole Garcia’nın Altın Palmiye adayı filmlerindeki başarılı yorumlarına karşın ödül alamayan Cotillard yine başarılı ama, film yarışma dışı gösterildiği için zaten şansı yok. Kaldı ki, Arnaud Desplechin bu kez hedeflediği gizemli atmosferi yakalayamayan dağınık bir film imzalamış. Kimi olağanüstü güzel planlara ve yer yer sergilediği mizansen ustalıklarına karşın, kendi sinemasının “Kral ve Kraliçe (Roi et Reine , 2003), ” gibi başarılı örneklerinin düzeyine erişemeyen Fransız yönetmen, aslında filminin gösterime giren kopyasından kendisi bile hoşnut değil. Yapımcısının dayatmasıyla kısaltmak zorunda kalmış... ‘Director cut’ dediğimiz, yönetmenin istediği kurgu (20 dakika daha uzun), Paris’te sadece bir sinemada gösterime girecek. Yüzlerce kopyanın karşısında tek kopya…

Akdeniz sinemasının ünlü çehresi Claudia Cardinale’i sadece eski fotoğraflarda değil, karşımızda da bulacağız.

Üstelik, önümüzdeki günlerde, festivalin uluslarası Pazar bölümünde açılan Türk standının özel konuğu olarak…

Mutsuz ve tedirgin bireyler; hastalıklı toplumlar…

Bireysel ilişkilerinde gergin, iş yaşamlarında tedirgin, geleceklerinden kuşku duyan, mahalle baskısının farklı boyutlarda getirdiği yasaklar altında bunalan, sevgiye susamış mutsuz insanlardan oluşan bir toplum sağlıklı olabilir mi? Günümüzün küresel bireyi, omuzlarındaki yerel ve küresel yük altında nasıl yaşam savaşı verir? Yetersiz kadroların, motivasyonunu yitirmiş memurların karşılayamadığı kamu hizmetlerini kârlılık terazisinde tartan neoliberal düzenin temel beklentilerine yanıt vermekte yetersiz kalan ‘düzensizliği’ içinde, kendine nasıl bir yol çizmeye çabalar?

Andrey Zvyagintsev, bu sorulara, Rus toplumunu otopsi masasının pis soğukluğuna tüm çıplaklığıyla yatırarak yanıt arıyor. Aslında, kolay yanıtlar vermekten özenle kaçınıyor. Gerçekçi, ürkütücü saptamalarda bulunuyor. Küresel dünyamızın her yerinde benzer çaresizlikler içinde bunalan tedirgin bireylerin nasıl kaygan zeminlere doğru itildiğini, tüm çiğliğiyle sergiliyor…

“Sevgisizlik” (Nelyubov), musuzluklarını geleceği şüpheli aile dışı ilişkilerde unutmaya çabalayan, boşanma aşamasındaki genç çiftin günlük yaşamından kesitler sunarken, bugünkü Rus toplumunu için için kemiren tüm hastalıkları gözler önüne sermekte. Bir yanda rastlantısal birliktelikler, istenmeden doğan çocuklar, sevgiye susamışlığın huzursuzluğu içinde nefret duyguları kabaran çaresiz insanlar. Öte yanda ahlaki ve dinsel değerlerin köktenci (ortodoks) bir gelişme çizgisine kayarak toplumsal baskıyı ağırlaştırması; dolayısıyla husursuzlukları körüklemesi. Sonuçta, nerdeyse doğduğu günden bu yana sevgisiz bırakılmış 12 yaşındaki çocuğun, bir gün, durmadan kavga eden anne ve babasının yarattığı boğucu ortamdan kaçıp kayıplara karışması. Bu tür olayları kanıksamış polis, bir noktada ilgisizdir ; yeterince zamanı, yani personeli yoktur. Kayıp çocukları bulma konusunda uzmanlaşmış bir sivil toplum örgütü devreye girer. Polisten çok daha etkindirler; dayanışma ruhu içinde, gönüllü olarak çalışırlar. Ancak, onlar da sonuç alamayacaklardır. Küçük çocuğun kayıplara karışması bir tür nihilist isyandır sanki… Kamu gücünün yetersiz kaldığı noktada devreye giren bu STK, izleyiciye hem güven verir, hem de geleceğe dönük endişeleri körükler : Devletin vermesi gereken temel hizmetlerdeki zayıflık, katılımcı demokrasiyi geliştirebileceği gibi; kendi hakkını aramak ve güncel sorunlarını hızla çözmek için örgütlenen sivil toplumun faşizan bir yapılanmaya doğru gitme riskini de içermektedir …

Andrey Zvyagintsev, gözlemci yaklaşımı, manikeizmin tuzağını düşmeyen senaryosu, yalın anlatım dili ve mesafeli kamerasıyla, ödüllerde söz sahibi olacak güçte bir yapıt imzalamış yine. “Sevgisizlik”, izleyicisinin yerine düşünmeyen, ama kara kara düşündüren bir film.

Küçükler ve yetişkinler için masallar…

"Okja", Altın Palmiye adayı olmasına karşın bu ödülü alamayacağı dolaylı olarak açıklanan ilginç bir film… Festivalin ilk günü yapılan jüri basın toplantısında, bizzat başkan Pedro Almodovar, “Ben, filmlerimin büyük sinema perdelerinde gösterilmesini tercih ederim. Farklı izleme biçimleri getiren dijital platformlar, zenginleştirici bir yenilik ama, sinemaya gidip film izlemenin önüne ve yerine geçmemeli. Cannes’da Altın Palmiye alacak bir filmin, önce sinemalarda gösterilmeyecek olmasını düşünemiyorum bile…” dememiş miydi ?

Bu konudaki tepkilerin, bir noktadan sonra amacına ters düşerek, hegemonya kurmasına haklı olarak karşı çıkılan Netflix ağı için iyi bir tanıtım kampanyasına dönüştüğü bile söylenebilir… Güney Koreli yönetmen Bong Joon Ho’nun Tilda Swinton’lu filmi “Okja, Netflix’in önderliğinde kotarılmış uluslararası bir ortak yapım. Çevre ve hayvansever eksende seyreden içeriğiyle küresel vahşi kapitalizmi iğneleyici bir dille, acımasızca eleştiren Hollywood soslu, yarı ciddi güzel bir masal… New York cangılıyla, Güney Kore’nin güzelim yüksek dağları arasında gidip gelen hoş bir geniş kitle sineması örneği. Amerikan gıda sanayinin dev şirketlerinden birinin, genetik manipülasyonlar sonucu geliştirip bütün kıtalarda yetiştirdiği, su aygırı kadar iri süper domuzlardan birinin adıdır Okja... Kore’de, temiz dağ havasında sere serpe gelişip, özellikle yaşlı çiftçinin torunu küçük kızın katıksız sevgisiyle beslenen Okja, en büyük süper domuz yarışmasını kazanınca, madalya almak ve ‘bilimsel deneyler’den geçmek için New York’a götürülür…

‘Hayvanlar Özgürlük Cephesi’ aktivistleriyle küçük kızın elbirliği, sevimli süper domuzu son anda sosis olmaktan kurtarır. Okja’nın memleketinin doğal cennetine geri dönebilmesi, aktivistlerin kararlığından çok, küçük kızın ticari kurnazlığı sayesinde mümkün olacaktır. Küreselleştikçe vahşileşen, acımasız kapitalizme, ne insan ne de hayvan haklarından söz etmek nafiledir; anladıkları tek dil, ticari çıkardır. Her süper domuzun bir fiyatı vardır; satın alınabilir!...

Jürinin Amerikalı üyesi Will Smith “Çocuklarım haftada iki kere sinemaya giderler, ayrıca evde de film izlerler. Netflix gençlerin sinemaya gitmelerini engellemiyor. Tersine yararları var; bu ağ olmasaydı, çocuklarım bu kadar çok yabancı film izleyemezlerdi” derken kuşkusuz haklı. Önemli olan, sinemada ya da televizyonda önümüze gelen filmler arasında iyi seçim yapabilmek değil mi? Bu seçim hakkının izleyiciye en geniş biçimde, özgürce tanınması, kuşkusuz daha da önemli…

Yepyeni, sağlam bir “Yol”…

Türk sinemasının ilk kez kazandığı Altın Palmiye’den tam 35 yıl sonra, “Yol”un yeni ‘tam versiyonu’nu yine Cannes’da, bu kez yeni festival sarayının Bunuel salonunda, « Cannes Classics » programında izlemek, 1982’yi yaşamanın, Yılmaz Güney’le ödül öncesi söyleşi yapmış olmanın getirdiği kaçınılmaz nostaljik duyguların çok ötelerinde, katıksız bir heyecan ve yeni bir mutluluk verdi bana. “Yol”, ilk montajında kulanılmayan Süleyman karakterinin (Güven Şengül) eklenmesi yanında, izin kağıdını kaybeden Yusuf’un (Tuncay Akça) öyküsüne getirilen yeni sahnelerle genişletilmiş. Montaj yoğunlaştırıldığı için sadece birkaç dakika uzamış bulunan bu yeni versiyon, Yılmaz Güney’in ne kadar sağlam bir gözlemci olduğunu; sergilediği gerçeklerin temelindeki kültürel ve toplumsal boyutları ne kadar zengin ve incelikli bir senaryo içinde işlemeyi başardığını; bugün daha belirgin biçimde gözler önüne seriyor. Şerif Gören’in tüm zorluklara ve eksikliklere karşın çekmeyi başardığı görüntülerin ne kadar güçlü olduğunu apaçık ortaya koyuyor. Sevindiren nokta, “Yol”un insani boyutuyla ne kadar zaman ötesi, işlediği temalarla da ne kadar evrensel kalabildiği. Bu bağlamda üzüntü veren noktaysa, Yılmaz Güney’in parmak bastığı tüm konularda (töre cinayetlerinden geleneksel yaşamın tutuculuğuna, katı ahlâk anlayışından kaynaklanan mahalle baskısından, Kürt köylerindeki sıcak silahlı çatışmalara dek) Türkiye’nin o günden bu yana bırakın gelişmeyi, daha da geriye gïttiğini sergiliyor olması. Örneğin, sırılsıklam maçist karakter Mevlüt’ün (Hikmet Çelik), evleneceği kızın nasıl olması ve nasıl davranması gerektiği konusundaki uzun monoloğu, bugün kadınlarımızın gülmelerini bile ‘doğru bulmayan’ kimi resmi ağızların dile getirdikleri öğütlere, savurdukları tehditlere ne kadar da çok benziyor…

Son günlerde, Yılmaz Güney’in yakınlarının ve filmin yeni montajı üzerinde çalışanların kişisel hesaplaşmalardan arındırılamış izlenimi veren tepkileri, temelde anlaşılabilir tepkiler. Dağıtım hakkı gibi konuların mahkemelere yansıması da, sinema dünyasında ne yazık ki sık görülen bir durum. Ancak, “Yılmaz Güney olsaydı bu montajı kabul etmezdi; zaten o zaman da bazı bölümleri beğenmeyip atmıştı” görüşüne katılmak mümkün değil. Herşeyden önce, Yılmaz Güney yaşıyor olsaydı, o günlerin Yılmaz Güney’inden mutlaka çok farklı olacaktı. Kıvrak zekası ve yaratıcı bakışıyla belki yeni sahneler çeker, hatta bir yedinci, sekizinci karakter daha ekleyebilirdi. Zaten ilk aşamada on karakter içeren bir senaryo yazmamış mıydı? Kaldı ki, 1982’de festivalin o dönemlerde uzun filmleri pek istememesi nedeniyle aceleyle kısaltılan ilk montajın Yılmaz Güney’in kafasındakinden farklı olduğu biliniyor. Filmin İsviçreli yapımcısı Donat Keusch, yeni kopyanın o dönem çekilmiş görüntülerden ve Yılmaz Güney’in yazılı olarak bıraktığı ilk kurgu planından yola çıkılarak oluşturulduğunu vurguluyor.

Önemli olan, içeriksel ve biçimsel düzeylerde Yılmaz Güney ile Şerif Gören’in çalışmalarını yücelttiğini ileri sürebileceğim bu yeni “Yol”un, sinemaseverlere şu ya da bu yoldan ulaşacak olmasıdır

Jean-Luc Godard içimizden biri…

Jean-Luc Godard’ı (1930) her sinemasever tanır. Adı çok farklı duygular uyandıran, karşıt tepkilere yol açan İsviçreli Godard, Fransız Yeni Dalga akımının öncülerindendir. « A bout de souffle » (1960) « Le Mépris » (1963) « Pierrot le fou » (1965) gibi kült filmlerin yönetmenidir. 1968 baharında, Fransa’daki büyük öğrenci ayaklanmasına destek veren, Cannes Festivali’nin perdelerine tırmanarak etkinliğin o yıl durdurulmasını sağlayan yönetmenlerin başında gelen efsanevi bir kimliği vardır. Koşulsuz hayranları için katıksız bir deha, devrimci bir «auteur»dür. Kimilerine göreyse, ne dediği pek anlaşılamayan can sıkıcı filmlerin, ters mizaçlı kendini beğenmiş yönetmenidir.

Peki, sinemasıyla tanıdığımız Jean-Luc Godard, gerçekte nasıl bir insandır ? Kimdir ? İç sıkıntıları, çelişkili davranışları, dillere destan huysuzlukları özel yaşamına nasıl yansımıştır?

“The Artist” (2011) ile Cannes’da ve Holywood’ta ödüllendirilen Michel Hazanavicius(1967), Fransızların ilk nükleer denizaltısının adından esinlenen “Le Redoutable” (Çok Korkunç) ile bu sorulara yanıt getiriyor. Yer yer Godard’ın mizansenlerini anımsatan biçemi, kendini ciddiye almayan alaycı yaklaşımı ve özgün mizahıyla Godard’ı abidesinden indirip, iç çelişkileri ve saplantılarıyla kanlı canlı, içimizden birisi yapıveriyor.

Film, yönetmenin bunalımlı yaşamında bir dönüm noktası olan 1968 olayları sırasında yaşadıklarına geniş yer verirken, 1967 yılında çektiği « Genç Kız »da (La Chinoise) rol alan, kendisinden 20 yaş küçük oyuncusu, ünlü muhafazakâr Fransız yazar François Mauriac’ın torunu Anne Wiazemsky ile olan ilişkilerine odaklanıyor. Godard’ın, Anna Karenina ile yaşadığı zor birliktelikten sonra evlendiği Anne Wiazemsky’nin, ayrılmalarına dek süren yaklaşık on yıllık dönemin anılarını kaleme aldığı kitaptan yola çıkan senaryo, Bertolucci ile nasıl kavga ettiğine, tanımadığı insanlara bile nasıl sataştığına dek Godard’ın özel yaşamıyla ilgili birçok ayrıntı içermekte... Sonuçta, durmadan suçluluk duygusuyla kıvranan, ne içinden çıktığı ne de içinde yaşadığı sosyal çevreyi beğenen, devrimci olmak isterken eylemci öğrencilerle bile iletişim kuramayan, hastalıklı derecede kıskanç, içine dönük bir insan olan Godard, yavaş yavaş lanetli sanatçı kimliğinden sıyrılarak, izleyicinin empati kurabileceği normal bir adama dönüşüveriyor…

İlk günlerin beğenilen ikinci Fransız filmi, Altın Aslan yarışına ilk kez katılan Fransız yönetmen ve senarist Robin Campillo (1962) imzalı "Nabız 120" (120 battements par minute), gerçeğin sineması türüne yakın, son derece duyarlı, çarpıcı bir çalışma. Konusu AİDS hastalığı. Senaryo, Fransa’da1989 yılında, AİDS’e yakalananlara destek vermek ve haklarını savunmak için kurulan “Act Up” adlı örgütün eylemlerini, üyelerinin güncel yaşamlarına koşut olarak işliyor. O dönemde, hem devletin hem de ilaç firmalarıyla özel sigorta şirketlerinin ikiyüzlü yetersiz politikalarına karşı radikal eylemlere girişen, çoğu AİDS hastalığına yakalanmış örgüt üyelerinin ruhsal dalgalanmalarını başarıyla canlandıran genç oyuncular, topluca ödül alabilecek düzeyde bir performans sergiliyorlar.

Robin Campillo, senaryosu ve mizanseniyle de ödül alabilecek düzeyde sağlam bir film gerçekleştirmiş.

Haneke’den sessiz çığlık : İmdat !...

İki Altın Palmiye sahibi Michael Haneke (1942), inatla aynı izi sürmekte. Giderek daha keskin gözlerle deştiği bireysel ve toplumsal çıkmazları, bir nebze ödün vermeden sergiliyor yine... İnat bu ya, neoliberal kapitalist düzenin etkisiyle çürümesi hızlanan ‘küresel medeniyet’in hızla gömüldüğü bataklığın üzerine üzerine gidiyor. Mülteciler sorunundan, kırılganlaşan Avrupa Birliği’nin siyasal çaresizliğine dek güncel gerçeklere eleştirel göndermelerde bulnuyor. Geniş seyirci kitlelerinin ortak paydasına seslenmek kaygısından özellikle sakınırcasına, yeri geldiğinde alabildiğince kışkırtıcı olmaktan kaçınmıyor. Tam tersine, soğuk bir neşter gibi kullandığı mesafeli sinema dili, bir puzzle gibi sabırla inşa ettiği senaryonun çok katmanlı dokusunu daha da çarpıcı kılıyor. Bu yapıcı ve incelikli kışkırtıcılığı, diyaloglarla harmanlamak yerine, görüntülerin yoğun içeriği ve özenli estetiği üzerine inşa ediyor. Yeni teknolojileri çok yerinde kullanan mizanseniyle izleyicisini derinden sarsarak uyarıyor.

Adıyla bile kışkırtıcı olan « Happy End », bir noktada, 2012’de Altın Palmiye kazanan « Amour »un (Sevgi) devamı :

Yine baba-kız rolüne soyunan Isabelle Huppert ile Jean-Louis Trintignant’ın son derece duyarlı yorumlarıyla güç kazanan bir film. Yine karısını çektiği acılardan kurtarmak için boğarak öldürmüş yaşlı bir adamı canlandıran Trintignant, bu kez taşra burjuvazisinin temsilcisi zengin bir iş adamı. Gözlemlediği çürümüşlükten kökten kurtulmanın yolunu arıyor yine ama, onulmaz bir hastalığa yakalanmadığı için, İsviçre’deki özel klinikler bile ötanazi isteğini geri çeviriyorlar. Şirketinin yönetimini devrettiği kızı yine anlayışsız, katı ve soğuk bir insan; küresel finansın tuzaklarına kolayca düşen başarısız bir iş kadını ; evlenmeye hazırlandığı Londra’da yaşayan, Fransızca bile konuşmayan sevgilisi tipik bir neoliberal… İhtiyar adamı anlayabilen tek aile ferdi, 13 yaşındaki torunu Eve’dir (Havva). Annesi intihar eden Eve, sevgisiz babasının yeni eşini de müzisyen bir kadınla aldattığını, bilgisayarındaki mesajları okuyunca tüm çiğliğiyle daha iyi anlar. Yazılım hatası olmayan, neredeyse incelikli bir edebi dilin gerisindeki şehvet ateşi, güncel pornografinin kaba yansımalarıyla doludur. Bu dünyada yaşamak gerçekten olanaksızdır.

Annesinden geri kalan ilaçları dener Eve başaramaz ; sonra dedesine yardım eli uzatır… Ancak, duyarsız, sevgisiz, anlayışşız ve bencil yetişkinler, dedeyle torununun arzuladıkları «Mutlu Son»a bile izin vermeyeceklerdir…

Michael Haneke, mutsuz sonların kaçınılmaz olacağı hassas sürece girdiğimizi, dönüşü olmayan noktayı belki de geçtiğimizi sessiz bir çığlıkla haykırıyor. Bu imdât zilini duymamak, derinlemesine duyumsamamak olanaksız.

Ancak, «Sevgi, 2012 » ve « Beyaz Kurdele, 2009)» örneklerinde görülen birleştirici klasik öğelerin bu kez yok denecek kadar az olması, Avusturya sinemasının ustası Michael Haneke’ye fazlasıyla hak edeceği üçüncü Altın Palmiye’yi getiremeyecek belki ama, jürinin « Mutlu Son »u unutması düşünülemez. Unutmak istemek, sinema sanatı aşağılayan bir devekuşu politikası ürünü olabilir ancak…

Görmeyen gözler, körleşen bellekler...

Bir filmi, sinema salonlarının karanlığını delen ışık huzmesi altında, tanımadığınız seyircilerle ortak heyecanları paylaşarak izlemek gerekir; kör olsanız bile! İçtenci Japon sinemasının özgün adı, Altın Palmiye yarışına beşinci kez katılan Naomi Kawase’nin filmi “Hikari”yi, hiçbir alegori içermeyen bu cümleyle özetlemek mümkün.

“Hikari” (Işığa Doğru), görme özürlü insanların da sinemaya gidip film izleyebilmeleri için sesli görüntü tanımı yapan genç kız ile, giderek kör olan ortayaşlı fotoğrafçı arasındaki zor ilişkilere, bir dizi yan tema eşliğinde odaklanıyor.

Hayal güçleri daha fazla gelişen görme özürlülere, bekledikleri yorum özgürlüğünü tanıyarak film ‘anlatmak’ hiç te kolay bir iş değildir. Anlatım ne eksik, ne de fazla olmamalı; her sözcük özenle seçilmelidir… Şiirsel dili, sevecen kamerası, hümanist yaklaşımıyla Japon kültürünün özsuyunu sessizce damıtan Naomi Kawase (1969) yine son derece duyarlı bir çalışma sergiliyor. Öykünün gerisinde, bireysel ve toplumsal belleklerin önemine göndermelerde bulunuyor. Dünyaya bakmasını bilmeyen gözlerin körleştirdiği ortak belleğin, sözcüklerle ya da görüntülerle kayda geçmesinin önemini vurguluyor.

Cannes seçkilerinin Asyalı bir diğer tanıdık adı, Güney Koreli Hong Sangsoo (1960), “Ertesi Gün” ile Altın Palmiye yarışına ikinci kez katılmakta. Siyah beyaz yalın görüntüleriyle 1960’ların içtenci Fransız sinemasını anımsatan gözlemci sinema dili alabildiğine yumuşak bir film izliyoruz. Varoluşçu konuşkan senaryo özenle kaleme alınmış :

Küçük bir yayınevinin sahibiyle, yanında çalıştırdığı genç kızlar arasında gelişen sıradışı aşk öykülerinin karmaşık yumağı, usul usul çözülüyor...

Avrupa sineması kaygı doğuran toplumsal ve siyasi güncel konuları işleyerek alarm zilleri çaladursun; Asya sineması, zengin yan temalarla beslenmiş duyarlı aşk hikayeleriyle fırtınalı yorgun beyinlerimizi dinlendiriyor sanki.

Bu tezatlar ortasında Amerikan sinemasının genellikle düşkırıklığı yaratan örnekleri arasında en ilgincinin, Todd Haynes’ın “Woderstruck”u olduğunu da unutmamalıyız. 1930’larla 1970’lerin Holywood’u arasında sağlam köprüler kuran, farklı dönemlerin dillerine özgün ve tutarlı bir mizansen örneği getiren Todd Haynes (1961), ne yazık ki çocuklar için iki masal olarak özetleyebileceğimiz şizofrenik senaryosuyla umulan bütünlüğe erişemiyor.

“Wonderstruck”, sayfalarının ön yüzünde A öyküsünün, arka yüzünde de B öyküsünün anlatıldığı bir kitaba benziyor.

Kitabın sayfalarının sadece bir yüzünü okuma özgürlüğümüz var ama, filmi ikiye bölmek, ya da yeniden kurgulamak olanaksız!...

1997 yılında ilk filmi “Suzaku” ile Cannes’da Altın Kamera kazanan Naomi Kawase, 20 yıl sonra Altın Palmiye alabilir mi? Toplumsal ve siyasi konulara, farklı olsa da derin akrabalıklar içeren bakış açılarıyla eğilen Michael Haneke ile Andrey Zvyagintsev’in görüş birliği oluşturamadıkları bu aşamada neden olmasın? Ancak, Sofia Coppola, Jacques Doillon, François Ozon ve Fatih Akın’ın sırada olduklarını da unutmayalım…

Bir şey kaçırmayın! sosyal ağlardan bizi izleyin...


Yorum yazabilmeniz için önce giriş yapmalısınız.

Henüz kimse yorum yapmadı.

MGKMEDYA ÜZERİNDEKİ DİĞER TARTIŞMALAR