Bir Zamanlar Cumhuriyet’te…

(Okay, Sevgili Yazıişleri Müdürüm)

O zamanlar gazeteciliğin ruhu Cağaloğlu’nda atardı. Bizim binamız tarihi bir binanın yanında gecekondu gibi duran iki katlı bir binaydı. Üst katında yazarlar, alt katındaysa herkesin birbirini gördüğü geniş bir alan vardı, herkes oradaydı ve camla ayrılmış Yazıişleri bölümünde o zamanlar Okay Gönensin ve şimdi her biri bir başka yerde işine devam eden ya da artık eleğini duvara asmış pek çok dost vardı ya da yitirdiğimiz pek çok güzel insan çalışırdı. Binanın asıl sahipleri kedilerdi. Kediler masaların üstünde ya da ayaklarımızın dibinde uyuyup dururlardı. Bu kedilerden biri bir gün ağzında kocaman bir fare, İlhan Ağabey’in odasına girip, İlhan Ağabey’in gözünün içine baka baka, karşısındaki koltuğa oturup, fareyi de serbest bırakınca İlhan Abi, “Bu kadar kedi sevgisi yeter, bir çare bulun” demek zorunda kalmıştı. Meraklıları için söylemeliyim, kediler mülklerini asla bırakmadılar.

Zamanlar, 80 darbesi zamanlarıydı ve Cumhuriyet gazetesi her an bir komutanın emriyle yasaklanabilir ya da manşetinden ötürü ağır bir zılgıt yiyebilirdi. Sorumlu Yazıişleri Müdürü olduğundan, Okay’ın gazete bağlanıp her şey bittikten sonra, komutanlarla ilgili mesaisi başlardı. Onun öfkesini nasıl bastırdığı, inek altında buzağı arayan sorulara nasıl uygun yanıtlar verdiği benim için her zaman bir sorudur. Hepimizi usul usul darbecilerin döşediği cehennem taşlarının üstünden zıplatarak geçirdi. Sağ olsun. O benim uzun zamanlar Yazıişleri Müdürümdü ve boş durmama asla izin vermezdi. Sadece benim değil bütün arkadaşların. Çünkü o kafasında her on beş günde bir yeni bir projeyle gazeteye gelir ve pek de kimsenin fikrini sormadan hemen o projeyi hayata geçirecekleri yanına çağırır “Başlayın” derdi. Cumhuriyet’in unutulmaz eklerinin fikir babasıydı ve ekler oluşup yayınlanmaya başladığında o elinde kalem kâğıt tirajın ne kadar arttığını günbegün takip ederdi. Ben o zamanlar tam sayfa röportajlar ve dizi yazılar hazırlardım. Önerdiğim dizi yazılar için “Fazla açıklama yapma hemen başla” derdi. Onun zamanında her zaman onur duyduğum pek çok röportaj yaptım ama içlerinden biri göz bebeğimdir: “Güneydoğu Uzak ve Yalnız” Daha sonraları kitaplaşan bu dizi yazı için Okay’ın “Eh fena değil” demesini hiç unutmam. Hiçbir şeyi açıkça beğenmezdi ama biz bilirdik, hoşnut olmuşsa bıyık altından gülümserdi.

Biz o zamanlar oldukça saf, naif çocuklardık. Dostluk, dayanışma ve etik bizim için tek yol göstericiydi. Okay’la sık sık küserdik. Hiç unutmuyorum, yeni bir muhabirin bile kolaylıkla baş edebileceği bir olay için illa ki beni göndermek istemişti. “Neden ben” diye sorduğumda “Ben senin yazmanı istiyorum, o kadar” deyip kesip atmıştı. Tabii ben gittim ama tam üç gün Okay’la küs kaldık. Öyle ki, koridorda rastlaştığımızda o da kafasını çeviriyordu ben de, sırt sırta geçiyorduk. Hâlâ çocuktuk ama dönemin en yaygın, en dirençli gazetesini ayakta tutmayı başaran çocuklardık. İran İslam Cumhuriyeti’nin 11. yıldönümü. Bana İran devletinden resmi davetiye gelmiş. Uluslararası bir film festivali var ve benim yazdığım, Ali Özgentürk’ün çektiği “AT” filminin senaryosu nedeniyle festivale çağrılıyorum. Okay’a bunu söylediğimde ilk defa aşırı bir sevinç gösteriyor. Çünkü o zamanlar İran bilinmeyen kapalı bir kutu. Hemen hazırlıklar başlıyor, Okay beni yanına çağırıp “Bak” diyor “yanına ağrı kesici bile almayacaksın. Ayrıca bir çarşaf bul, bir de sokakta sigara içme.” Başımla “olur” diyorum. O zamanlar öyle her yerde çarşaf satılmıyor, neyse ki Şehir Tiyatroları’ndan işi hallediyoruz. Ver elini İran!

On beş gün sonra gazetede İran yazılarım başlıyor. Ne gördümse onu anlatıyorum. Brecht oynanan tiyatrolar, yüzlerce resim galerisi, her yerde kadınlar, en az on beş kadın film yönetmeni. Bu arada kitapçılarda fetvayla ölümü istenilen Salman Rüştü’nün kitapları. Bunları gördüğümde nasıl şaşırmışsam aynen öyle yazıyorum ve üçüncü gün hayatımın tek sansürünü yiyorum hem de Okay’dan. Beni yanına çağırıp şöyle diyor: “Kızım sen ne biçim yazıyorsun, taman senin abartmadığını ben biliyorum ama gazeteye telefon yağıyor ve soruyorlar ‘Işıl Özgentürk kaça satıldı?’ Anacığım üzülerek yazılarına son veriyorum.” Ben itiraz ediyorum. “Işıl darbecilerden bile bu kadar telefon almadım” diyor. “Sakla bunları sonra lazım olur.” Ve ardından “Bu gazete fazla cinsiyetsiz, hadi yepyeni bir diziye başlayalım, Cinsellik ve Türk halkı hakkında olsun. Bunu anca sen yapabilirsin” diye ekliyor. Ah Okay senin gibi insanı idare eden bir yönetici görmedim.

Okay, Assos çocukları da sana sevgilerini gönderiyor. Ali, Gülçin, Can ve Dünya hâlâ Assos denizine dalıp çıkıyorlar. Sadece sevmediğin yaşlılık bitti.

Bir şey kaçırmayın! sosyal ağlardan bizi izleyin...


Yorum yazabilmeniz için önce giriş yapmalısınız.

Henüz kimse yorum yapmadı.

MGKMEDYA ÜZERİNDEKİ DİĞER TARTIŞMALAR