Sevgi, Emekti...

Önümüzde duran en büyük tehlike, duygularımızın yitimi… Kabul etsek de, etmesek de esas derdimiz ne ekonomi, ne politika ne de başka bir şey…

Başımızdaki en büyük bela, hislerimizde yaşadığımız kayıp…

Ceplerimiz ve banka hesaplarımız ağzına kadar doluyken, eğer duyguda sefilliğin dibini boylamışsak, şunda hiç kuşku yok ki, fakiriz işte.

Çaresiziz…

Bitkiniz…

Yılgınız…

Anlamsızız…

Yoksulun en beteriyiz…


Dünyanın yaşamak mecburiyetine düştüğü tüm felaketler, insanlığın hislerine yabancılaşmaya başladığı anda başladı. Ne zaman ki, insanoğlu sevgiden ve iyilikten uzaklaşmaya niyetlendi, işte o zaman en büyük kayıpların da önü açıldı.

Savaşlar…

Açlıklar…

Cana ve mala tecavüzler…

Saldırılar…

Doğal afetler…

Tüm kötülükler, karanlık sandıklarından kurtularak, etrafta kol gezmeye başladı. Böylelikle, kocaman dünya, geri dönüşü çok zor olacak bir noktaya sürüklendi. Onun için, şimdi arkamıza yaslanmış, sonu yaklaşmakta olan hayatı tartışıyorsak, bu hiç de sürpriz değil.


Bütün insanlık bu vahim vaziyetteyken, elbette ki Türk toplumu olarak bizler de bu durumdan nasibimizi alıyoruz.

Hem de fazlasıyla…

Filmlerinde, sevgiyi en güzel şekliyle işleyerek “Sevgi, emekti…” diyebilmiş bir toplumduk biz… Daima iyiliği ve dostluğu yüceltirdik… Gerek şiirlerimizde, gerek müziğimizde insana dair en kıymetli izleri taşırdık.

Dünyanın en misafirperver, en yardımsever kültürlerinden biriydik.

Türkülerimiz, yeri geldiğinde sahip olduğumuz saf ve temiz yanımızı, yeri geldiğinde de en coşkun yanımızı söylerdi.

Sinemamız vardı; aşların, özlemlerin, ayrılıkların, acıların en doğal haliyle beyaz perdeye taşındığı sinemamız…

Tiyatrolarımız vardı; mizahın ve cesaretin sahnelendiği tiyatrolarımız…

Anlayacağınız, kültürümüz vardı; belki de bir zamanlar tüm milletlerin imrenerek baktığı bir kültürümüz…


Kültürünü, duygularıyla harmanlamayı başarabilmiş bir toplum kadar daha mükemmeli olamaz şu yeryüzünde…

Böylesine bir kitle, en medeni, en çağdaş ve en sevimli örgütlenmenin ta kendisidir. Bu mühim özelliğini muhafaza ettiği sürece de sırtı, öyle pek kolay yere gelmez.

Çünkü, kültürün korunması demek, birlik, beraberlik, barış ve mutluluk demektir.

Umutların tükenmemesi ve tek bir idealde birleşebilmek demektir.


Birileri de bunun farkındaydı… Derhal bu bütünlüğe müdahale etmek kaçınılmazdı… İzlenilecek yok etme politikasının çığlığı da “kültürsüzleşme ve hissizleştirme” olacaktı.

Bir millet, “emek, sevgi, umut, mutluluk” kavramlarını unutmak zorundaydı…

Aile kavramının yozlaştırılması gerekiyordu… Bu sebeple, mesela TV ekranlarından rezilliğin tam ifadesi olan, izdivaç programlarının yansıması şarttı…

Birbirlerine hakaret etmekten keyif alacak ve tüm değerlerini yok saymaya itirazı olmayacak, ahmak bir toplum yaratacaklardı…

Ve nihayet amaçlarına ulaştılar;

Yaptığı hataların ve saçmalıkların farkına varamayan, varsa da bunu memnuniyetle ve kahkahayla karşılayan, cahilliğe tapan bir delilik ordusu kurdular…

Adına ne derseniz diyin;

İster “yeni Türkiye”…

İster “ileri demokrasi çılgınlığı”…

İsterseniz de daha fiyakalı, içi boş, binbir türlü söz kalıpları uydurun…


Bundan sonrası için, elbette umut yok diyemeyiz. Fakat şunu bilelim ki umut, şu partide veya şu liderde değil.

Umut, bir an önce silkelenip, yitirilen kültürün yeniden inşasında…

Umut, unutulan saf ve temiz duyguların tekrardan hatırlanabilmesinde…

Umut, tüm yanlışlara ve cahilliklere ürkmeden savaş açabilmekte…

Umut, “Sevgi, neydi?” sorusunu sorup;

İçten bir şekilde, tıpkı o şahane filmden de anımsadığımız gibi;

“Sevgi, iyilikti…”

“Sevgi, dostluktu…”

“Sevgi, emekti…” diyebilmekte…

Bir şey kaçırmayın! sosyal ağlardan bizi izleyin...


Yorum yazabilmeniz için önce giriş yapmalısınız.

Henüz kimse yorum yapmadı.

MGKMEDYA ÜZERİNDEKİ DİĞER TARTIŞMALAR