74.Venedik Film Festivali: Önce Lubitsch, sonra Payne...

Gerçek mi, düş ürünü mü? Her ikisi de ! Gerçek ile düş, birbirinin vazgeçilmez öteki yüzü değil midir zaten? Sinemadaki birliktelikleri doğal olarak sorunludur. Kimi zaman dostça, elele yürürler; arada sırada da düşman kardeşler gibi zıtlaşırlar. Sinemaya , gerçeklerden kaçmak için sığınıldığı gibi, gerçekleri derinlemesine kavrayabilme iç dürtüsüyle de koşulur...

Teknolojik gelişmeler, gerçekleri farklı bakış açılarıyla perdelere yansıtmanın ötesinde, sanal bir ortamda sanki elle tutulabilir kılmaya olanak tanıyınca, yedinci sanatın  beklenmedik bir hızla büyüyen yeni dalı "sanal gerçeklik" (Virtual Reality) , ana akımların en ciddi rakibi konumuna geliverdi. İlk aşamada biraz küçümsenen, video oyunların sinemadaki uzantısı olarak algılanan sanal gerçekliğin sinemada durdurulamayan yükselişi, ilk kez Venedik'te, bir anlamda 'resmiyet' kazanıyor. Sanat sinemasının en güçlü savunucusu, dünyanın en eski sinema etkinliği Venedik'te bu yıl ilk kez, sanal gerçeklik türündeki 31 çalışma özel bir bölümde toplanmış. Bu filmlerin, Venedik Festivali tarafından düzenlenen atölye çalışmaları kapsamında gerçekleştirilen 9 örneği dışında kalanları, ayrı bir jüri tarafından değerlendirilip ödüllendirilecek. ABD, Kanada, Fransa, İngiltere, İtalya, Danimarka, Çin, Tayvan ve Güney Kore'den gelen sanal gerçeklik örneklerinin bir bölümü canlandırma sineması türünde. Genellikle 5 ile 20 dakika arası uzunlukta olan sanal gerçeklik ödülü adayları arasında 55 dakika süren en uzun örnek, Tayvan sinemasının tanınmış adı Tsai Ming Liang'ın, Jia Zai Lanre Si ile birlikte imzaladığı "The Deserted"... Festival sarayının hemen yanında geçen yıl özel olarak inşa edilen sanal gerçeklik salonunda bu güz yer bulmak herhalde zor olacak...

Ve tabii, gündemin baş sırasında  'klasik sinema'nın farklı örnekleri var. Bu gece, Alexander Payne'nın Matt Demon ve Christoph Waltz'lı "Downsizing"ini açılış filmi olarak izleyeceğiz. Herşeyin daha da büyümesini hedefleyen küresel değerlere karşı küçülmenin erdemlerine dikkati çeken Alexander Payne, Altın Aslan yarışının 21 adayı arasında yer alıyor. Ana bölümün yelpazesi geniş ve zengin : Darren Aronofsky, George Clooney, Guillermo del Toro, Robert Guediguian, Abdellatif  Kechiche, Koreeda Hirokazu, Paul Schrader, Paolo Virzi ve Frederick Wiseman filmlerini merakla izleyeceğimiz diğer Altın Aslan adayları arasındaki yönetmenlerin ilk sıralarında yer almaktalar. Türk sinemasının La Mostra'daki tek örneği, etkinliğin ilk ve ikinci filmlere ayrılan yan bölümü  "Uluslararası Eleştirmenler Haftası" seçkisinde yer alan, Emre Yeksan imzalı "Körfez"i gelecek hafta başında izleyeceğiz...

Sinemanın bugünü ve geleceği yanında, dünü de giderek artan bir dikkatle gündemdeki yerini koruyor. Bu bağlamda, Venedik'in yanısıra birçok festivalde artık gelenekselleşen ön açılış geceleri, sinema tarihine göz atmak için güzel bir fırsat oluşturmakta. Salı gecesi, ErnstLubitsch'in 1923 yapımı sessiz filmi, Mary Pickford'lu "Rosita"yı orkestra eşliğinde izlemek, yedinci sanatın hem bugününü daha iyi kucaklayabilmek, hem de geleceğini daha iyi düşleyebilmek için önümüze gelen güzel bir tarih yaprağıydı...

30 Ağustos : Sorunlar küçülmekle de çözülmüyor !

Ne demeli ? Derinlikli, etkileyici, düşündürücü, sağlam bir geniş kitle sineması örneği yapmak için, önemli konulara toplumsal, ekonomik, siyasal ve bilimsel  göndermeleri bol bir senaryo eşliğinde el atmak yetmiyor. Geniş bir bütçe, yıldız oyuncular, teknik cambazlıklar, mizansen ustalığı da durumu kurtaramıyor...

Venedik Festivali açılış filmlerinin Oscar ödüllerinde çok şanslı oldukları saptaması, Alexander Payne'nın başrolde Matt Damon'u yönettiği, bilim kurgu türü ilginç bir deneme olan Dowsizing"i kurtarmaya yeter mi bilemiyorum. Geçen yıl  Damien Chazelle'in "La La Land" ile kazandığı başarıyı yinelemesi güç gözüken "Downsizing" bu kış birkaç dalda Oscar kazanabilir belki ama,  Amerikalı oyuncu Annette Bening başkanlığındaki Altın Aslan jürisinin, Venedik'te ilk kez yarışan Alexander Payne'e üst sıralarda bir ödül vermesi, başkanın Hollywood siemasına yakınlığına karşın güç gözüküyor.

Film Norveç'teki bir araştırma laboratuarında, küçük beyaz fareyi minyatürleştirmeyi başaran bilim adamlarının sevinciyle başlıyor. 5 yıl sonra,  İstanbul'da yapılan bir kongreye,  laboratuarda birlikte küçültüldükleri 36 gönüllü insanla birlikte gelen proje başkanının 18 santimetrelik bedeniyle yarattığı şok izleniyor.. Artan demografi, azalan enerji kaynakları, yığılan atıklar, çevre kirliliği, yükselen ısı, işsizlik gibi bir dizi tehlikeye karşı yaşam savaşı vermek zorunda kalan insanoğlunu kurtaracak bir proje olan minyatürleştirme, sonunda endüstriyel aşamaya gelecektir.  Yepyeni bir dünya kurulmaktadır küçük insanlar için...

Doğal olarak, insan gerçeğinin çelişkileri, ruhsal hastalıkları bu küçültme işleminden etkilenmeyecektir. Mülteciler, kaçak işçiler de kendilerini minyatürleştirerek bu ideal dünyaya kapağı atmanın yolunu bulurlar. İnsanların ağırlığı binde birin altına düşmüş, tüketimleri ve atık üretimleri de aynı oranda azalmıştır ama, bu yeni dünya, eski dünyanın toplumsal hastalıklarını küçültememiştir. Güzel minyatür villaların yanında minik gecekondular, pis sosyal konutlar türeyivermiştir. Yıllar sonra, dünya  nüfusunun sadece yüzde üçü minyatürleşmeyi kabul ettiğinden, yerküremizin  kaçınılmaz kıyametten kurtulamayacağı açıktır. Norveçli bilim adamının çevresindeki öncü çekirdek, tüneller kazarak yer altına sığınmayı planlar. Kıyametten sonra, yeni minyatür insan türünü sürdürebilmek amacıyla kendilerini feda ederek, yeraltının karanlıklarına sığınırlar... Bu çok katmanlı ilginç öyküyü bilim kurgu türü dışında kalan bin bir senaryo cilvesiyle 'evcilleştiren'  Payne, Hollywood sosunu cömertte kullanınca, televizyon dizisi tadında bir film geçekleştirmiş ne yazık ki.

Açılış gecesinden önce, Hollywood'un tanınmış sinema dergisi Variety'nin Venedik'in en eski otellerinden Danieli'nin terasında verdiği geleneksel resepsiyonun bu yıl ki teması kadın çehreleri. Basit bir gerçekten yola çıkmışlar: Kadınlar ve kadın portreleri olmadan sinema olur muydu ? Danieli mutfağının lezzetli mezelerini, farklı tadlar içeren özel kokteylerini yudumlayarak tadarken,  çevremizdeki  genç/yaşlı tüm kadınların güzel çehrelerini selamlıyoruz. Bizim televizyonlarda gösterilen filmlerdeki sigara ve içki bardağı görüntülerini bulandırarak saklayan zihniyet, günün birinde, kimilerinin gülmelerinden bile rahatsız oldukları kadınlarımızın yüzlerini görmemizi de yasaklarlar mı acaba diye düşünmemek elde değil.

Keşke, özgürlük düşmanı zihniyetler de minyatürleştirilebilse...

Bir şey kaçırmayın! sosyal ağlardan bizi izleyin...


Yorum yazabilmeniz için önce giriş yapmalısınız.

Henüz kimse yorum yapmadı.

MGKMEDYA ÜZERİNDEKİ DİĞER TARTIŞMALAR