Sevan Bıçakçı’nın Vatan Sevdası

Placeholder4

İnsanların bir kan kardeşliği vardır, bir de can kardeşliği.

Kan kardeşinizi elbette çok seversiniz, ama seçemezsiniz. Hasbelkader aynı ana babadan doğmuş; birlikte üzülmüş, sevinmiş, büyümüş olmak yaratır aranızdaki sevgiyi.

Oysa can kardeşliği, sizin seçiminiz ve vazgeçilmez bir dostluğun taçlanmasıdır.

Sevan Bıçakçı, benim böyle can kardeşimdir. Yirmi yıl önce, ruh ikizim Elif Yıldız aracılığıyla tanıştık ve onun ruh ikizi Emre Dilaver’in kadim okurum olması sayesinde kaynaştık.

Onun « abla »sı olmaktan hep gurur duydum.

Miniminnacık bir atölyede çakan yaratıcı kıvılcımı dünyayı ışıtana kadar, adım adım izledim başarılarını. Ama hiç birini hak ettiği uzunlukta yazamadım. Reklamını yapıyor derler diye çekindim. Muhalif yazarlığımın zararı dokunur diye sustum. Kısacası, kendi gözümden sakındım, dünyada çok ender yetişen bir değer olan kardeşimi…


Ama Sevan, artık mücevher zanaatını sanata taşıyan küresel bir tasarımcı. Müşterileri beş kıt’anın ünlüleri. Dünyada, Türkiye’de olduğu kadar tanınıyor. Hatta ABD’de, belki Türkiye’de olduğundan bile daha çok biliniyor. Eserleri bütün büyük metropollerde sergileniyor.

Kitap zanaatını sanata dönüştüren Assouline yayınevi, onun hakkında adını taşıyan adeta anıt büyüklüğünde bir kitap yayımladı.

Uluslararası ödüllü Ahsen Diner ve Ümran Safter, ‘İstanbul’u Mücevhere Sığdıran Usta’ altbaşlığıyla Sevan Bıçakçı’nın hayatını nefis bir belgesel olarak sinemaya taşıdı. 72 dakikalık film, sadece çok başarılı bir yapıt değil. Kuyumculukta ve zaten tüm el sanatlarında kaybolan çıraklık eğitiminin cok sabır isteyen, ama yaratıcılıkta yeri doldurulmaz olduğunu göstermesi bakımından da önemli.

Neyse, hayatı kitap ve film olduğuna göre, demek ki ben de artık can kardeşimi anlatabilirim size…


Sevan, bir minyatür yontucusu ve dev bir vatanseverdir. Sadece sevmekle kalmayıp, sanatıyla yücelttiği vatanı, Roma’dan Osmanlı’ya hep İstanbul…

Kimileri gibi B planı yoktur, Sevan’ın. Ünü dünyayı tutar, mücevherlerini küresel şöhretler taşır, ama o İstanbul’dan başka hiç bir yerde çalışamaz, Samatya’dan başka yerde yaşayamaz. Zaten iki ana dili Ermenice ve Türkçe’den başka dile de dönmez, dili!

Bir yüzüğe içinden deniz geçen biricik dünya şehrini; Marmara’yı Boğaz’ı, martıları, Topkapı sarayını, Samatya’yı sığdırır. Mücevherleri bazen imparator mührü, bazen sultan kavuğudur. Ama İstanbul’u Topkapı’nın kubbesinden, bir cami minaresinden seyrettiren her değerli taşta, Sevan’ın gönül gözleri ve göz nuru vardır.

Dostluğuna gelince…

2009 yılının Kasım ayında evime hırsız girdi. Ergenekon davalarının en yanık yerinde, tuhaf bir soygundu. Bilgisayarım ve Sevan’ın ilk koleksiyon parçalarından, çok beğendiğimi anladığı için armağan ettiği « Theodora » isimli yüzüğüm çalınmıştı*.


Polis yüzüğün fotoğrafını isteyince, utana sıkıla Sevan’ı arayıp durumu anlatmak zorunda kaldım. O kadar yıl geçmişti ki üstünden, yüzüğü önce anımsamadı. Tarif edince anladı, fotoğrafını bulup gönderdi hemen. Ben de polise verdim.

Aradan bir hafta geçti.

Yeni kilit taktırdığım kapı çalındı, açtım. Bıçakçı soyunun tek yumurta ikizi ya Herman ya da Arman, elime küçük kadife bir kese tutuşturdu. « Sevan amcamdan… » deyip sıvıştı.

Şaşkınlıkla açtığım kesenin içinden, çalınan yüzüğümün aynısı çıkmasın mı?

Can kardeşim, ne kadar üzüldüğümü tahmin ettiği için Theodora’nın yenisini yapıp göndermişti.

Sevan Bıçakçı’nın sadece İstanbul’u değil, insanlığın zerafetini sığdırdığı kocaman ve tertemiz yüreği anlatmak için bilmem başka söze gerek var mı?

*Polis, eşkalini verdiğim hırsızın kimliğini saptadı. Gıyabında mahkum edildi, yakalanamadı. Yüzük ve bilgisayarım da zaten bulunamadı.

Bir şey kaçırmayın! sosyal ağlardan bizi izleyin...


Yorum yazabilmeniz için önce giriş yapmalısınız.

Henüz kimse yorum yapmadı.

MGKMEDYA ÜZERİNDEKİ DİĞER TARTIŞMALAR