Hayatı ya Yaşarız ya da Seyrederiz…

İki seçeneğimiz var:

Sahip olduğumuz bu hayatı ya seyrederiz; ya da yaşarız.

Tercihimizi hangisinden yana kullanırsak kullanalım, hayat öyle de geçecek böyle de… O halde, neden doyasıya ve anlamlı bir hayata sahip olmak varken, seçimimizi seyretmekten taraf kullanalım?..

Tiyatro sahnesindeki oyunculardan biri olmak mı daha zevklidir; yoksa arka sıralara oturan seyirci olmak mı?

Bir arabanın şoför koltuğunda yer alıp, hızı ayarlayan kişi mi yolun tadına daha çok varır; yoksa ön koltukta uyuyan mı?


Hayatı izlemek, hiç kuşkusuz şimdiye kadar herhangi bir fayda getirmedi. Durağanlık, hiçbir şekilde yaşam tarafından kabul görmedi. Çünkü, hayatın kendisi dinamik…

Yaşamanın kendisi, hareketliliğin bizzat kendisi…

Bahçedeki yapraklar sonbaharda dökülmek zorundaydılar…

Kuyruğu kopan kertenkele, ne yapıp ne edip, kaybettiği parçasını yenilemek mecburiyetindeydi…

Bulutlar, yağmurdan hemen sonra, bir sonraki yağacak yağmurun sabırsızlığına düştüler…

Kovandaki işçi arılar durmak bilmeden peteği örmek için çalıştılar…

Toprak kendini bir müddet nadasa bıraktıktan sonra, yeniden yeni tohumlara ev sahipliği yapmak istedi…

Küçücük karınca, kendi ağırlığının 50 katı kadar ağırlıkları, hiç durmadan yuvasına taşıdı…

Hayat buydu, çünkü.

Her şey olağan ve hiçbir şey asla durağan değildi…


Yaşam böyle bir yapıdayken, eğer bir insan yığını, fikren ve bedenen hareketsizliği alışkanlık haline getirip sadece izleyici koltuğunda oturmaya karar vermişse, karşılaşılacak sonuç gayet açık;

Sessizce ölümü beklemek…

Hatta yaşarken, aslında her gün biraz daha ölmek…

Biz insancıklar, hayatımızın çoğu yerinde dinamizmi yakalamak, daha da doğrusu yaratmak zorundayız. Hareketi, heyecanı ve hevesi hiçbir zaman terk etmeyerek, uzun, ince bu yolda keyifli seyahatlere çıkmayı arzulamalıyız.

Şunu kabul edelim;

Hayattan sürekli bir şeyler beklemek, oldukça kolay… Daima birtakım güzellikleri, iyilikleri ummak gayet doğal ve çok basit… Belki de her gün, sürekli hayatın iyi dilekleri için yalvarıyoruz. Başımıza gelen felaketler neticesinde de bir sürü siteme kalkışıyoruz. Peki, canlılığı doğasında barındıran yaşamın iyiliklerini hak etmek ve başımıza saracağı belaları defetmek için neler yapıyoruz?..

En azından, hayatımız boyunca kaç kere kendi kendimize, kimseyi umursamadan, sırf zevk almak için temiz havada yürüyüşe çıkıyoruz?

Kaçımız, evinde severek tatlı menekşeler yetiştiriyor saksılarda?

Hangimiz, doğan güneşin sıcaklığını iliklerine kadar hissederek sabahlara günaydın diyor?

Ya akşamları?.. Özellikle yazları, denize düşen yakamozun çaldığı müziği duyabilenlerimiz kaç tane?

Kaç işimizi, hakikaten aşkla ve şevkle yapıyoruz?

Şimdiye kadar, tek başımızayken kocaman bir düşünme ve fikir üretme serüvenine kapılıp gittiğimiz oldu mu?

Olmadı; dimi?..

Olmaz tabi… Çünkü tiyatro salonunun arka koltuğunda oturmak hoşumuza gidiyor.

Hatta bırakın sahnedeki oyunu izlemeyi, artık zamanla o oyunu seyretmekten de vazgeçip derin uykulara dalıyoruz.

Öylesine derin ki bu uyku, dinamizmi temeline oturtmuş hayattan yediğimiz büyük tokatlardan sonra bile ayılamıyoruz.


Buna rağmen, yine de isteklerimiz ve yakarışlarımız bitmiyor… Hayatı yaşamayı reddederek, izlemeyi seçen bizler, her gün yeni bir şikâyetle ve nice memnuniyetsizliklerle güne başlıyoruz…

Yerdeki karınca kendi ağırlığının 50 katını yuvasına taşırken, bizler giderek kendini dahi sevmeyen tipler haline geliveriyoruz…

İşçi arılar, durmaksızın bal yapmaya devam ederken, biz insancıklar yalnızca olanla yetinmeyi kendimize ilke ediniyoruz

Ne yazık ki, hayatı seyre daldığımızı fark edemiyor, her gün sessizce biraz daha siliniyoruz…

Bir şey kaçırmayın! sosyal ağlardan bizi izleyin...


Yorum yazabilmeniz için önce giriş yapmalısınız.

Henüz kimse yorum yapmadı.

MGKMEDYA ÜZERİNDEKİ DİĞER TARTIŞMALAR