YİRMİ YIL SONRA…

Alexandre Dumas’nın aslında dört kafadarın maceralarını anlattığı romanı “Üç
Silahşörler”in ikinci bölümü yalnızca bir yıl sonra yayınlanmasına karşın,
“Yirmi Yıl Sonra” başlığını taşır.

Yarattığı kahramanlar kadar gözü kara ve üretken Dumas’nın bir sonraki romanını
sabırsızlıkla bekleyen okurları, 1844’te delikanlılık çağında bıraktıkları
ve “üçte dört” diye andıkları silahşörleri, 1845’te yirmi yıl yaşlanmış halleriyle
karşılarında bulurlar:  

Üçün dördü kurnaz Dartanyan, düşük rütbeyle atandığı Kraliyet Muhafız Alayı’nda,
sıkıntıdan patlamaktadır. Kafasından çok kasları çalışkan Portos, ölümüne bağlı
olduğu Dartanyan’la aynı kaderi paylaşır elbet… Aramis, saray entrikaları
çevirmekle meşguldür. Atos’a gelince, karısını öldürmek ve içmekten vazgeçip,
zengin ve kibirli soyluların arasına karışmıştır.

Dört arkadaşı yirmi yıl sonra bir araya getiren roman, “Kardinal Sarayı’ndaki
bildiğimiz bir odada, tepeleme kitap ve kağıtla kaplı, köşeleri altın varaklı
bir masanın ardında, kafasını iki elinin arasında almış bir adam oturuyordu…”
tümcesiyle başlar.

Gazeteciliğe gözümü açtığım, gazeteciliği öğrendiğim ve öğrendiğimi hiç unutmadığım
Cumhuriyet’e ben de  bugün, “Yirmi Yıl Sonra”mın ilk yazısını yazıyorum, dostlarım.

Ne tarihsel, ne toplumsal hiç bir değerini, hiç bir ölçüsünü korumayı bilmeyen,
beceremeyen bu ülkede Cumhuriyet, Türk basınında kurumsallığın tek,  düşüncede
devamlılığın ve kalitenin de “son” kalesi…

Bu ülkede kendi çocukluğumuzu anlatmak istediğimiz çocuklarımıza, oynadığımız
parkı, yaşadığımız evi, şeker aldığımız dükkanı, okulu asıp baharı kokladığımız
kır kahvelerini göstermek,  olanaksız. Çünkü yoklar artık! Anılarımızın tanığı
herşeyin, her yerin, her kanıtın yıkıldığı ya da –çoğu kez ucubeye- dönüştüğü
böyle bir ülkede, ilkesel ve kültürel değerlerini geçmişten geleceğe taşıyabilen
Cumhuriyet gazetesi, dünkü çocuklardan bugünkülere köprü olmayı ve kalmayı
başarıyor.

Yirmi yıl, Alexandre Dumas’nın “üçte dört” silahşörlerini yaşlandırdığı bir
yıl gibi geçmiş… Elbette Cumhuriyet’e 1978’de Ciddiyet kapısından, 1985’te
de Bilbao penceresinden giren acemi çaylak değilim. Ama heyecanım hiç aşınmadı,
yorulmadım, olgunlaştım.

Yazımı yazdığım masaya bakıyorum, babamın karşısında “Dik dur, çatalı sol,
bıçağı sağ elinle tut!” komutlarıyla yemek yemeği öğrendiğim, boyuna hala iskemlenin
üstüne yastık koyarak yetişebildiğim, hala deprem sırasında altına girmeyi
düşündüğüm, yüzyılı sallanmadan aşmış aynı kunt, sağlam masa…

Siyasal coğrafyası hiç olmadığınca büyük tehditler altında sarsılan laik Türkiye
Cumhuriyeti’ni, mıh gibi duran Cumhuriyet gazetesinde mıh gibi duran kalemşör
dostlarımla birlikte savunmaya hazırım, aynı masada.  

Ablam Suna anımsattı: Yirmi yıl önce Cumhuriyet muhabirliğinden ayrıldım diye
ağlayan anneme ve ona, “Üzülmeyin, bir gün oraya köşe yazarı olarak döneceğim!”
sözü vermişim.

Ablam sevinçten ağlıyor bugün. Annemin de ışıklar içinde gülümsediğine eminim.
Onun aziz hatırasına verdiğim sözümü tutmamı sağlayan, yuvaya dönüşümü destekleyen
ve gerçekleştiren gazeteci arkadaşlarıma, gönülden isteyen ve sevinen okurlarıma
çok teşekkür ederim!

Üç Silahşörlerin, “Yirmi Yıl Sonra”ki romanı, yolcu Dartanyan’ın hancı Madeleine’e
söylediği, “Beni birinci kata yerleştirin, artık silahşör yüzbaşısıyım, ama
beşinci kattaki odayı da hazır tutun, ne olur, ne olmaz…” tümcesiyle biter.

Benim içinse yirmi yıl sonra, nihayet “Birimiz hepimiz, hepimiz Cumhuriyet
için!” diyebileceğim ustalar arasındaki maceram yeni başlıyor. Çarşamba ve
Pazar günleri, okumaya beklerim.