TEK SEÇENEK CESARET!

Georges Liebert, yarattığı düşünce sistematiğiyle ölümünden kırk yıl sonra
Alman faşizmine esin kaynağı olduğu iddia edilen Nietsche’yi şöyle savunur:

“Nietsche faşist olabilmek için yeterince demokrat değildi. Çünkü halk çoğunluğuna
inanmazdı. Demokrat ya da faşist olmak için çoğunluğa inanmak gerekir.”

Ne var ki Türkiye’de kurnazlıkla bağnazlığın bütünleşmesinden doğan kurnabazlar,
ne Liebert, ne Nietsche’den haberdar, zaten demokrasinin “d”sini, faşizmin
“f”sini bile bilmeden, hem faşist olmayı başardılar, hem de faşizmi demokrasi
diye yutturacak kadar cahil çoğunluk ve  çoğunlukçular!

Ülkemizde, meclisteki dokunulmazların muhalefetini “Madem çoğunluğuz, bizim
borumuz öter!” barbarlığıyla devre dışı bırakanlar, sokaktaki dokunulur muhalifleri
polisiye hoyratlıkla susturuyor, susmayanı da içeri tıkıyorlar.

Faşizmin başka tanımı yok.

Faşizm, çoğunluk sultası, çoğunluk diktasıdır.  Oysa demokrasi, azınlığı çoğunluğa
ezdirmeyen “özgürlükçü” rejimin adıdır. Sağlıklı işleyişi, iki temel öge, denge
ve denetime dayanır. Dengeyi muhalefet sağlar, denetimi de iktidar ve muhalefetten
bağımsız yargı…

Ama en önemlisi, demokrasinin gerçek güvencesi, özellikle iktidarı elinde
tutan siyasal sorumluların, demokrasiyi kendi saflarına karşı bile savunacak
kadar demokrat, özgürlük ve eşitlik ahlakını içine sindirmiş olmasıdır. Söz
konusu özgürlükten, baskıdan bağımsız varoluş ve ifade, eşitlikten de yasalar
önünde eşitlik anlaşılır.

Bugün AKP iktidarının Türkiye’yi içine çektiği kör karanlık, bilenle bilmeyenin
kurum ve kavramları aynı anlamda algılamadıkları noktada başlıyor.

İnancı bilinç sanana, kutsalla bilimi karıştırana, hurafeyi gerçek diye okuyana,
zaten yasağa da özgürlük isteyene laf anlatmak kolay değil, demokrasi mantığı
aşılamak ise olanaksız…

Okullardan özgür düşünmeyi öğreten felsefe dersini kaldırdılar, sünni olmayanı
bile sünniliğe odaklı din dersine zorunlu tutuyorlar.

700’den fazla davanın görülmekte, 47 gazetecinin tutuklu ve başta Mustafa
Balbay ile Tuncay Özkan, bazılarının 3 yıldır içerde tutulduğu basını, salt
iktidar yalakalığında “özgür” bırakıyorlar.

Allinoi’yi batırana Çevre, “cık cık” yapıp seyredene Kültür Bakanı, diyorlar.

İndiana Üniversitesi’nde sosyoloji falan, Harvard’da siyaset bilimi filan
okuyorlar ya, bakıyorsunuz ızgara et, şiş köfte, fındık fıstık şirketi kurmuşlar…

Zaten adlarında da “adalet” var, hukuk bilmiyorlar.

Eh böylelerine kolay olmuyor tabii, üniversitelerden dersini bile kaldırmaya
kalktıkları Roma Hukuku’nun, demokrasinin temeli olduğunu anlatmak. Çünkü kafalarındaki
hukuk, şeriat.

Zaten demokrasi de Başbakan’ın 23 Nisan’da koltuğunu bıraktığı Elgin çocuğa
verdiği derste gizli.  “Artık yetki sende, ister asar, ister kesersin…” dememiş
miydi? Tabii ki HSYK’dan istifalara “dört dörtlük şov” diye bakacak, elbette
istifa eden hukukçuları, “geç kaldınız…” diye uğurlayacak.

Çünkü yargının iktidara, adaletin kadılara yamandığı Türkiye’de, gerçek hukukçulara
bundan böyle istifa yetmeyecek, bunca cehalete karşı durmaya kalkanların intiharı
gerekecek!

Kadılığa boyun eğenlerin dağıttığı adaleti yersiz, iki tesettürlüsü bir açık
başlı erkeğe eşit tanıklığı haksız bulan kadınlar da, ulemaya temyize giderler,
artık… 

Yine de korkmayın.

Bir gün durulur sular. Ya da akmaz olurlar.

Kurak bir toprak gibi yarılsa da yürek…

Bazen, biraz cesaret yeter.

Başka seçenek kalmayınca, kalkıp yürümek.

Düşene ya da düşürene kadar yürümek, gerek.

Çünkü ancak direnenler talihi değiştirip, tarih yazabilirler!