KAVALCI KÖYÜN FARELERİ

Şimdiki zaman içinde develer motor takar, pireler kuaförlük yapar iken Hamedin
diye bir megaköy varmış. Hamedin’in tek kusuru köylüsü olup, rantiye düşkünüymüş.
Verimli toprakları işleyip alnının teriyle kazanmaktansa ‘zaptiye’den ‘adliye’ye,
‘belediye’den ‘sıhhıye’ye her kurumu zaten ‘ye’ diye düşünen ahalinin gözü
çalışmadan yemekte, gönlü de Hamedin’i lokma lokma ham yapacağı bir yağma düzenindeymiş.

Çoğunluğun alın teri akıtmadan köşeyi dönmeye çalıştığı bu diyarda, köylüler
yer üstünden, fareler yer altından Hamedin’i ufak ufak yerken, daha fazla ham
edecekleri günlerin hayalini kurarlarmış…      

Ancak fareler, yılda birkaç kez doğurduklarından, insanlardan daha hızlı artmışlar
tabii. Üstelik çok kurnazlarmış.

Öyle bir gün gelmiş ki, cisim olarak köy halkı kadar yer tutmasalar da, isim
sayıları insan nüfusunu aşmış. Ve fare toplumunun önde gelenleri, Hamedin muhtarlığına
seçilmek için ön ayaklarını sıvamışlar. Kendileriyle birlikte yaşamayı kanıksayan
köylüleri, sihirli bir kaval çaldıklarına, onlara da çalmayı öğreteceklerine
inandırmışlar. Zaten havadan kazanç bekleyen halkı, üfledikleri kavalın kutsal
olduğuna kandırmışlar.

Televizyonlarda açılan sır kapıları, gazetelerde tarif edilen dua mucizeleriyle,
oturduğu yerde hamdederse beleş yaşayacağına inandırılan köy halkının, kavalcı
fareleri Hamedin muhtarlığına seçmeleri gecikmemiş.

Hamdolsun hamedicilere, bize de ham ettirirler diyerek düşmüşler farelerin
üflediği kaval sesinin ardına, yürümüşler beleşçilik hayallerinin peşinde.

Birkaç yıl sonra bir de ne görsünler?

Fareler gerçekten beleş ham yaptırıyor onlara: Mercimek dağıtıyor, un dağıtıyor,
şeker, yağ, odun kömür, hatta çocuklara oyuncak dağıtıyor, evlere paket servis
bile yapıyor! Ama bu beleşle ancak kıt kanaat geçiniyorlar. 

Kavalcı fareler, çalışmak isteyeni bile çalıştırmıyorlar, dur sen biz seni
besleriz, diyorlar, zırnık iş alanı açmıyorlar.

Buna karşın muhtar fareler başta, ağası, kardeşi, amcası, dayısı, kızı, kızanı,
gelini, damadı, dünürü, kayınçosu, kankası, dızdığının dızdığı, dış kapının
tokmağı, ne kadar fare nüfusu varsa pire gibi çalışıyor, harıl harıl kazanıyor,
homur homur ham yapıyor, istisnasız hepsi semirmiş, sıçan boyutlarına erişmiş,
ağır olanına da molla diyorlar!

Hele kavalcı farelerin yavruları tüysüz farecikler, daha bıyıkları uzamadan,
beşikte sosyal sigortaya kaydedilip, 15 yaşında çırak değil, patron çıkarılıyorlar!

Kız olsun oğlan olsun, kimi pırlanta, kimi altın, kimi tavuk, kimi yumurta,
kimi gübre, kimi yağ, kimi et, kimi süt;biri getiriyor, öteki götürüyor, beriki
satıyor, ama istisnasız hepsi kuluçkadan çıkma tüccar, hepsi kan ter içinde
ticaret yapıyor, çok yaptığı için de bol kazanıyor, bazıları dolar, bazıları
avro bazında, hepsi milyoner farecik!

Hiç biri ne dahi, ne dahiye, zaten ne de mucitmiş. Aralarından Hamedin uygarlığına
yeni ufuklar açacak kimse çıkmamış, amma… İstisnasız hepsi, hamdolsun ağa
babamın Kısa Devre Vergi indirimlerine deyip, yumulmuşlar ticarete.

Bir de dönüp bakmış ki Hamedin’in hamdede hamdede kıt kanaat geçinmediği zaman
sadakayla geçindirilen halkı kendi evlatlarına, oğullar kaval sesinin peşinde
önce köy hizmetine koşulup dağları tepiyor, tepeleri bekliyor. Köy bekçiliğinden
sağ dönerse de üç kuruşa sözleşmeli ırgatlık, taşeronun taşeronuna amelelik
yapıyor ve en kötüsü, çoğu da işsiz kalıyor. Kızlar ise zaten örtü düğümüyle,
börtü böceğiyle uğraşıyor.

Bu masalın devamını merak ediyorsanız, John Steinbeck’in başyapıtı “Fareler
ve İnsanlar”da okuyabilirsiniz. Ama sonu, kitaptakinin tersi olabilir.