ALAYLI DİPLOMASİ

Türk dış politikasının “hali pür melali” hakkında yerel ve uluslararası yorumları iki ana sınıfta toplamak mümkün: Eksen kaymasını Batıdan doğuya yönelen bir ufuk çizgisine atıfla açıklayanlar ile imparatorluk reflekslerinin genetik kodlarımızda canlanarak çok taraflılıkta vücut bulduğunu savunanlar (ya da sananlar!)… Son dönemde gözlenen yoğun diplomasi gündemini daha kuramsal ancak bir o kadar da sahadaki gerçekliğe uygun üçüncü bir kategoride izah etmek gerekmekte: Tepkisel aktif savrukluk…

Devletlerin ve toplumların hem dünyaya, hem de temelde yaşama ne derece benzer ya da farklı baktığını anlamak için ilk bakılacak siyaset alanı,  diplomasidir.

Başka bir deyişye diplomasi, bir milletin küresel topluluktaki kimlik belgesidir. Özünde, sistemli çıkar analizlerinin taktik müzakereler, görüşmeler ve işbirliği projeleri vasıtasıyla somut politikalara dönüştüğü bir zemindir. Ancak rengini, kokusunu, tadını ve kıvamını köklü tariflerle, sabırlı bir emekle geliştirir. Ülkelerin mutfakları gibi, diplomasinin de gücü karmaşık görünen kombinasyonları, seçimleri ve yöntemleri temelde analitik bir karar süreciyle yaratıp yaratmadığına bağlıdır. Birbirine karışmış, tatları yok olmuş, dahası malzemesi kokuşmuş bir menü, dışarıdan ne kadar renkli ve türlü görünürse görünsün sonuçta ağız tadını da bozar, mideyi de.

Türk diplomasisi, mutfağındaki malzemenin niteliğini, geçmişten bugüne o mutfakta pişen yemeklerin öznelliğini ve sabır gerektiren kısık alevin sakinliğini yitirmiş görünmektedir.

Bunun sebebi plansız (veya gizli ajandalarla) yakalanan küresel gündemdir.
AKP dış politikası sanıldığının aksine öncül değil, tepkiseldir. Meslek jargonunda bu durumu “proaktif değil reaktif” olarak açıklayabiliriz.

Kıbrıs, terör, Ermeni sorunları gibi parametreleri uzun yıllar süren mücedeleler sonucunda biçimlenmiş sorunlarda kulvar değiştirmek, nehir yatağına salt suyun debisi arttı gerekçesiyle, akarken müdahale etmektir. Gerçek önlem alıcı ve çözüm üretici diplomasi, zirvelerdeki buzulların erimesinden aylar önce geniş sırtlarda kanallar inşa ederek suyun istenilen yöne ve yeğlenen güzergahtan akmasını sağlamaktır. Can havliyle ve günü kurtarmak için gündeme getirilmiş politikalarla uluslararası toplumdaki seçkinlerin desteği sağlanabilir. Ancak bu desteğin amacı sorgulanmaya hayli müsaittir. Doğası gereği ve tarihsel deneylerin ışığında jeostratejik konumu üst düzey bir ülke hükümetinin diplomatik başarıları, AKP örneğinde görüldüğü üzere küresel güç denge aktörlerinde sürekli bir mutluluk ve neşe kaynağı yaratmamalıdır! Keza, diplomasinin birincil amacı başkalarını değil, kendi halkını memnun etmektir. Kazan-kazan sisteminin çarkları her durumda bu koşul gerçekleştikten sonra dönmeye başlar.

Ayrıca, konjonktürel olarak debisi artan suyun hızı bir süre sonra yavaşlayabilir. Örneğin AB üyelik sürecinin ilk basamaklarını tünelin sonu sanarak mesela Kıbrıs konusunda taviz hanesinden aceleyle kredi harcanması zamana yayılan diplomasi becerisinin nüanslarına ters düşmektedir.

Günümüz uluslararası arenasında gelişmelerin hızının göz kamaştırdığı bir
gerçektir. Özellikle halklar arasındaki iletişimin neredeyse gerçek zamanlı
hale gelmesi, karar vericileri tepkilerinde kamuoylarının gerisine düşmemeye
özen göstermeye itmektedir. Bununla birlikte devlet erkindeki ulusal çıkar
savunucuları (i.e. diplomat) kamuoyu tepkilerinin holiganı değil yöneticileridir. Marifet kitlesel tepkinin dilinden konuşmaktan ziyade vizyoner müzakere ile çıkar maksimizasyonu sağlamak ve zarar gidermektir.

Aslında AKP diplomasisi, küresel gelişmelerin hızını algılamış görünmektedir. Farkında olmadığı, bu olaylara aynı hızla yanıt verecek ideolojik arkaplan, entelektüel kapasite ve insan kaynağından yoksun olmasıdır. Tam da bu nedenle Türk diplomasisi:

  1. dünyada olan bitenle ilgili öncelik sıralaması yapamamakta,
  2. dış politik söylemini sürekli geçmiş  ve islam tasavvuru (tercihan emperyal ancak erdemli ve hoşgörülü olduğu iddia edilen) perspektifi ile kısıtlamakta
  3. Sürekli biçimde gözardı edilmeme, başkalarına bağımlı olmama, coğrafi çoğulculuğundan vb. soyut sıfatlardan dem vurma haliyle karşıtlarına kompleksli bir diplomatik karakter yansıtmaktadır.

Sonuçta, Somali’den Latin Amerika’ya, Pakistan’dan Endonezya’ya her konuda
işgüzarca açıklamalar yaparak diplomatik dilinin gücünü düşürmekte, dış politika sürecini savruklaştırmakta, el yordamı ile “alaylı” bir Türk diplomasisi yaratmaktadır.

AKP’nin siyasal karar odaklarının ideolojik geçmişlerinde saklı siyasi-psikolojik travmaların “mütemmim cüz” diye açıklanabilecek gizli eki, “olurlanma/onaylanma ihtiyacı”dır.

Çünkü geçmişte içerde “irticacıyken”, dışarda da “yeşil kuşaktan” başka bir şey değillerdi. Her iki alanda da siyasal yaklaşımlarına değer verilmezdi. AKP diplomasisi işte bu nedenledir ki, hayret verici bir  gayretkeşlikle yakın ve uzak coğrafyasındaki her uluslararası gelişmeye taraf olma çabasındadır. Geçmişin yaramaz çoçuğu dikkat ve ilgi istemekte; kendini ve özellikle dünya görüşünün rüşdünü kanıtlamayı arzulamaktadır. Dolayısıyla Türkiye, sistemli, uzun soluklu ve soğukkanlı bir diplomasi için çocuğun büyümesini beklemek zorunda. Ancak “alay”da çocuk büyütmek kolay mı?
Çok hızlı gelişen bir dünyada, alaydan yetişen çocuk yarışa okulludan kaç adım geride başlar? Amerika’yı bilmek için Amerika’yı yeniden keşfe mi çıkmak gerekir?