KASTEN DEĞİL, KASTTAN İNTİHAR

Türkiye’de aynı eğitimi alıp, aynı okulda aynı dersi veren öğretmenlerin,
aynı sosyal haklara sahip olmadıklarını biliyor muydunuz?

Aynı okulda, aynı öğrencileri aynı sorularla sınayıp aynı ölçütlerle not veren ve gelecekleri hakkında aynı sorumlulukları paylaşan öğretmenlerin, ayrı ayrı ücretlendirildiklerini biliyor muydunuz? Elbette biliyordunuz. En azından duyuyordunuz: Kadrolu öğretmenler. Sözleşmeli öğretmenler. Vekil öğretmenler. Ücretli öğretmenler.

Öyle çok duydunuz ki kutsal olması gereken “öğretmen” ünvanının önüne geçen, kadrolu, sözleşmeli, vekil ve ücretli çıkıntılarını, alıştınız. Türkiye’de
alıştığınız tüm haksızlıklara, eşitsizliklere, sömürülere alıştığınız gibi
alıştınız. Ve alıştığınız garabeti olağan görmeye başladınız.

Oysa aynı Milli Eğitim Bakanlığı’nın, aynı eğitimcilik diplomalarına sahip
ve aynı okullarda, aynı dersleri veren öğretmenleri dört kategoride istihdam
etmesi, düpedüz ayrımcılık. Hele üsttekilerle alttakilerin arasındaki muazzam
sosyal hak ve gelir uçurumuna bakılırsa, sömürü düzeyinde utanç verici bir
“apartheid” düzeninden söz edilebilir. Çünkü MEB’in öğretmenlere uyguladığı
kategorik ayrımcılık, Güney Afrika’da son bulan ve beyazlara siyahlardan üstün haklar tanıyan ırkçı ayrımcılıktan ne daha insancıl, ne de daha mantıklı ölçütlere dayanıyor!

Ne Uganda, ne Tanzanya, Türkiye’de Milli Eğitim Bakanlığının öğretmen sınıflandırması, halen ancak Hindistan’da baş edilemeyen kast sistemiyle açıklanabilir.

Öğretmenlik yaptığı okulda üç kuruş fazla kazanabilmek için müdüre “hamal
tutmayın, ben taşırım” diyerek kitapları taşırken merdivenlere yığılan ve ölen
öğretmeni anımsıyor musunuz?

İşte o, MEB’in öğretmen kastlarında kaderine “parya”lık düştüğü için ölen
“ücretli öğretmen”di.

Türkiye’de öğretmenlik kastları zirveden aşağı doğru, dört katlı: En üstteki
4/A’lar, 657 sayılı yasaya tabi diğer devlet memurlarıyla aynı sosyal haklara
sahip kadrolu devlet memurları. Bir aşağısı 4/B’ler, sözleşmeli öğretmenler.
Ücret bakımından kadrolu öğretmenlerle aynı statüde olmalarına karşın, aynı
sosyal haklardan yararlanamazlar. Örneğin rapor süreleri 30 günü aştığında,
iş sözleşmeleri feshedilir. Yer değiştirmeleri, bulundukları ilin dışında,
neredeyse olanaksızdır.

Amasya Üniversitesi Eğitim Fakültesi mezunu Metin Kurtçu, sözleşmesi böyle feshedilen bir öğretmendir. Dört yıl Erzurum ve Yozgat’ta öğretmenlik yaptıktan sonra Mayıs 2010’da Akut Miyeloid Lösemi teşhisi konulan Kurtçu, Ankara’da tedavi görürken raporlu gün sayısı 30’u aşınca sözleşmesi feshedilmiştir. Metin öğretmen, hasta yatağında can çekişirken, gözü yaşlı eşi ve beş aylık bebesinin rızkı için Yozgat İdare Mahkemesi’ne yürütmeyi durdurma davası açmıştır. Son gücünü sesini duyurmak için harcamıştır. Ancak ne sesini duyurabilmiş, ne davanın sonucunu görebilmiş, çünkü öğretmenlik sözleşmesinin feshinden iki ay sonra ölmüştür…

MEB’in utanç tablosunda, yukardan aşağıya üçüncü kastta, “vekil öğretmenler” vardır. Bunlar, askerlik, doğum vb. gibi nedenlerle çalışamayan öğretmenlerin yerine derse girerler. İlçe Milli Eğitim Müdürlükleri tarafından tamamen keyfi, daha çok da “hatır”lı yöntemle seçilir ve ne dersi vereceklerine bakılmaksızın, 2 ya da 4 yıllık herhangi bir fakülteden mezun olmaları yeterlidir. Nedense, hemen hepsi ya düpedüz imam ya da belli bir partiye imanlılar arasından bulunur. Asil öğretmenin maaşının bir bölümünü, varsa da ek ders ücreti alırlar. Yaklaşık 1200 TL aylığa ulaşırlar.

En alt kastı, “parya”lığa mahkum edilen “ücretli öğretmenler”in içler acısı
durumunu, bir önceki yazıda aktarmıştım: Haftalık azami 30 ders sayısını tutturanın 800 TL aylık alabildiği bir sömürü düzeni. Sigorta primleri Eylül ayında ödenmeye başlıyor, 90 gün boyunca tedavi hizmeti alamıyorlar, okulların kapanmasıyla da sigortaları bitiyor. Başka bir deyişle, yılda sadece 6-7 ay sigortalılar. Asil öğretmen ataması yapılan yerde de işten çıkartılıyorlar.

Peki ücretli öğretmen daha mı az öğretir? Yoo. Kadrolu öğretmen ne öğretiyorsa onu öğretir, ancak yarısı kadar aylık alır ve hiç bir sosyal hakkı yoktur.

Ama intihar etmeye hakları var. Ve MEB’in açtığı uçurumlar, gün be gün gencecik öğretmen cesetleriyle doluyor.

Bakalım nereye kadar?

“Haksızlık kadar öğretici eğitim yoktur.”
BENJAMİN DİSRAELİ

«G» NOKTASI

Düşünün ki ömrünüzün 20 yılından fazlasını, bin bir zahmetle okumak için harcadınız. Kredi Yurtlar Kurumu’na da epeyce borçlandınız. Üniversiteyi bitirdiniz. Ancak işe girmek için önünüzde KPSS var var ve bu sınavda size, alanınıza hiç girmeyen sorular da soruluyor. Çaresiz, borç harç dershaneye yazılıyorsunuz. Yarışta 300 bin öğretmen var, ancak en fazla 30 bini yerleştirilebilecek. Üstelik bir bölümü de sözleşmeli iken kadroya geçecek, yani MEB’ndan MEB’na geçecek! Dolayısıyla şansınız, onda bir bile değil…
Özel okullar zaten deneyimli öğretmen istiyor. Sizin çektiğiniz sıkıntıları çekmeyen yaşıtlarınıza bakarken ne hissedersiniz? Hele sizin kadar eğitime emek harcamayıp sizden daha rahat, daha huzurlu yaşıyorlarsa bunalıma girmez misiniz?