İNTERNETTEN BAĞIMSIZ YAŞAM VAR MI?

Hani aksiliklerin üst üste geldiği zamanlar vardır ya, ne yapacağınızı şaşırırsınız, işte öyle bir zaman dilimi geçirdim ben de son iki haftadır.

Hem eşimi özlemiştim, hem Mısır’da patlak veren halk ayaklanması nedeniyle
TV5Monde’a çalışacaktım, kalktım bir süre için Paris’e geldim. İlk işim elbette
bilgisayarı internete bağlamak oldu. Bir de ne göreyim? Freebox’um sizlere
ömür!

Freebox denilen kutucuk, her ay 39 Avro karşılığında Türkiye’ye sınırsız telefon edebildiğim, Türk televizyonlarını seyredebildiğim ve internete bağlandığım servis paketinin beyni.

Çok geçmeden, yeniden internete kavuşmamın, çeşitli nedenlerle iki haftayı
bulacağı anlaşıldı.

Kalakaldım. Nasıl geçecektim yazılarımı? Ama asıl, neyi, nasıl yazacaktım?
Memlekette olan bitenden nasıl haberim olacak, internetten gazetemi okumadan, google’a girmeden nasıl yaşayacaktım?

***

Sanki Bilbao’nun dışarlak ilçesi Algorta’da, memleket haberlerini ablamın
gönderdiği Cumhuriyet gazeteleri ve annemin mektuplarından alan ben değildim. Sanki gazeteciliğe, Olivetti daktilomda yazdığım Cumhuriyet makalelerini, ıngıl ıkışık banliyö trenleriyle merkez postanedeki yegane faksa  “zamanında” yetiştirerek başlayan ben değildim… Sanki, Paris’ten yazdığım haberleri yine Cumhuriyet gazetesine, Borsa meydanındaki 24 saat açık “Uluslararası Basın Bürosu” fakslarından geçen, ben değildim.

Ben değildim herhalde, Cumhuriyet’ten teslim aldığım MSDOS’a programlı ilk
bilgisayarda yazdığım ilk yazının, F5 düğmesine basınca gazeteye ulaşmasını, Atılgan’ın ışınlama düğmesine basan Kaptan Kirk gururuyla seyreden…

Yirmi altı yıl önce başlayan meslek serüvenimde duman işaretleşmesi, telgraf
ve telekse yetişememiş, ancak el yazısından daktiloya, daktilodan bilgisayara, telefonda yazdırmaktan faksa döktürmeye, ışık hızıyla internete varan iletişim teknolojisini adım adım izlemiştim.

Oysa tarih öncesi gibi gelen internet öncesinde, ne daha az haber alırdım
dünyadan, ne de daha az düşünür ve yazardım.

***

Çaresizlikten bir bilgelik çöktü üstüme, “zen” davranmaya karar verdim. Madem internet bana gelmiyordu, ben internete gidecektim. Önce bizim sokakta, çok sevdiğim kadın yazan Marguerite Yourcenar’ın adını taşıyan medyateki keşfettim.

Paris’in her semtinde, belediye kütüphaneleri vardır. İletişim teknolojilerine
bağlanan ve her isteyene, kitapların yanısıra üç hafta süreyle bilabedel müzik
CD’leri, film DVD’leri ödünç veren bu kütüphanelere artık medyatek deniyor.

Meğer ne güzelmiş iki adım ötemdeki Marguerite Yourcenar medyateki! Giriş
katı, yazılı basına ayrılmış. İsteyen yayılmış, rahat koltuklarda günlük gazeteleri, dergileri okuyor. Birinci kat, modern bir okul görünümünde. Sınıf öğretmenleriyle gelen çocuklar kitapları karıştırıyor, kulaklıklarla film izliyor, müzik dinliyorlar. İkinci kat, erişkinlere özgü kültür ürünleri sunuyor. Üçüncü kat, bilişim katı. Geniş ortak masalarda, genellikle üniversite öğrencileri medyatekin bilgisayarları üzerinde ya da kendi bilgisayarlarını internete bağlayarak çalışıyorlar. Medyatekin sunduğu tüm hizmetler, parasız ve ne semt sakini olmak gerekiyor, ne de üyelik!

***

İster istemez Türkiye’de zaten olmayan kütüphane kültürü ve gençlere verilmeyen okul dışı eğitim hizmetini düşünerek imrendiğim medyateke, ne yazık ki bir gün dayanabildim. Çünkü cep telefonuyla konuşmak ve kahve serbest olmasına karşın, sigara yasaktı! Birkaç gün, kablosuz internet servisi sunan kahvelerin sigara içilen teraslarında dolandım, dişlerim soğuktan takırdayarak.

Sonunda, Arap ve Afrikalı göçmen kardeşlerimin memleketlerine ucuz telefon
edip internete bağlanabildikleri kabinleri keşfettim.

Ve size bu satırları, Kahire’deki kuzeni Cemal’le telefonda bağrışan sevgili
dostum İbrahim’in yanında yazıyorum. Üç gündür Tahrir meydanına bağlıydık. Hüsnü Mübarek’in istifasını, radyodan maç izler gibi, cep telefonundan Cemal’in haykırmaktan kısılmış coşkulu sesi, İbrahim’in çevirisiyle izledik.

Göçmen İbrahim, çocuk gibi ağlıyor. Memleketine demokrasi gelecek, diye seviniyor, garibim. Ben emin değilim, ama çaktırmıyorum.

"Yaşamak sanatı, sorunları çözmekten çok onlarla büyümek
becerisidir.”
BERNARD M. BARUCH

«G» NOKTASI

Emre Döker sayesinde haberimiz oldu: Meğer İzmir İl Özel İdaresi, internet ortamında Cumhuriyet gazetesine erişimi, aylarca yasaklamış. Gerekçesini de “tesadüfe” bağlamış. Meğer İzmir İl Özel İdaresi’nin “müstehcen sitelere giriş yasaklayan” bir filtresi varmış. Bu filtre nereye takılıysa, “analitik”i tutunca “anal”i bırakmıyormuş. Yetkilisinin bire bir ifadesiyle: “Yamaha dendiği zaman aradan iki harfi çıkarıyor ve engelliyor”muş…

Ülkemizde eğriye değil, doğruya uygulanan sansürün, adı üstünde “özel idare filtresi” mantığını çözmeye çalıştım. Analitik’i bulunca Anal’i tutmasını da aşağı yukarı anladım. Ama ben mi çok safım, yoksa özel idare filtresi mi çok edepsiz, bilemiyorum: Yamaha sözcüğünden hangi iki harf çıkarınca müstehcen bir kelime ediniyor, vallahi anlayamadım. Acaba özel idare filtresi, G noktasına mı takılı?