KAÇIN, DEMOKRASİ GELİYOR!

Sağlığını korumak, sağlıklı yaşlanmak kim istemez? Ben de bu konuda epeyce kafa patlattım ve sanırım, sağlığımı hiç olmazsa belli oranda korumanın yolunu buldum: Amerikalı sağlıklı yaşam uzmanları ne yapın diyorlarsa, yapmıyorum. Ne yapmayın diyorlarsa, yapıyorum. Şaşırtıcı ama gerçek, inanın yararını gördüm, zararını görmedim, hem de uzun yıllardır uyguladığım yöntemin.

“Küçük Amerika” olup çıktığından beri, Türkiye’de sunulanı tersten okuyarak
varılan düz oranı öylesine çarpıcı ki, “tersyüz yöntemi”ni bir düşünce biçimi
olarak benimsedim artık. Ve hayret!  Meğer ne kadar basitmiş gerçek. Meğer
söylenen sözün tersini anlamak yeterliymiş.

Başbakan Erdoğan, “Bizim siyasetimizde korku yok, korkutmak yok,” mu dedi? Korkun, arkadaşlar. Yazarsanız, gazeteciyseniz, korkudan titremek istemiyorsanız, aman etliye sütlüye, hele hökümetlilerin, devletlilerin eline diline bulaşmayın. Korka morka işimi yaparım, diyorsanız, polis her an kapınıza dayanabilir.

***

Polisleri boşuna mı askerlikten muaf kıldılar? Boşuna mı “orduya alternatif”
bir polis örgütü kuruluyor, boşuna mı ağır silahlarla donatılacak?

Korkudan titreyin bence.  Ödünüz kopsun hatta. Zaten korkmuyorsanız da korkuturlar. Odatv’ye baskın yapan o polislerin görüntüsü kimi ürkütmez ki…

Okursanız, muhalifseniz, gözünüz görüyor, ağzınız laf yapıyorsa, aman susun, tanıdıklarınızla fısıldaşın, tanımadığınızla sakın, telefonda kimseyle konuşmayın. Sanal iletişim alanlarında chat’ti, yorumdu, dedikoduydu falan yapmayın!

Çünkü Sayın Başbakan, Ordulular Sevgi Şöleni’nde söylediği “Bizim siyasetimizde korku yok, korkutmak yok,” sözünü, “Dedikoduyla sanal tehditlerle, sanal korkularla ayakta durmak yok!” diye sürdürdü.

Demek ki muhbir yandaşlar, sanal ortamda dedikodu teyakkuzunda. Dolayısıyla tehdit gerçek ve size…

***

Zaten korkmayan ya da korka korka dik duran çok da kalmadınız, çok değiliz
artık.

Odatv’de gazetecilik mesleğini hakkıyla yapmaktan başka hiç bir suçu olduğuna inanmadığım, değer verip saydığım insanlar evlerine ve işyerlerine yapılan baskın haberini, Paris’ten dehşet içinde izledim. Baskın, arama ve tutuklamalara ilişkin daha ayrıntılı bilgi alabilmek için medyayı taradığımda bir kez daha gördüm, korkunun nerelere kadar yayıldığını, nasıl susturduğunu basını.

Elliyi aşkın günlük gazeteden, bir o kadar tv kanalından ve onlarca internet
haber sitesinden, toplam bir elin beş parmağını geçmeyen sayıda yayın organı ve elbette Cumhuriyet gazetesi, Odatv’ye yapılan sindirme operasyonu hakkında “yorum” yapmak cesaretini göstermişti. Korkudan titreyen basında ise yürekli birkaç köşe yazarı, yorum yapabildi. Diğerleri, haberi meteoroloji raporu gibi vermekle yetinip, basın özgürlüğüne indirilen bu yeni darbeyi sorgulamaktan özenle kaçındı. İktidar medyasının tetikçi organları ise bırakın meteorolojik haberi, gizlemeye gerek duymadıkları bir “oh olsun” tabanında, operasyonu haklı çıkaran iftiralar düzdüler.

Oysa Soner Yalçın, Barış Pehlivan, Barış Terkoğlu ve Ayhan Bozkurt, dördü
de gazeteci. Hem de en iyisinden, araştırmacı gazeteciler. Onlara iftira atan,
tutuklandılar diye neredeyse zil takıp oynayanlar da gazeteci geçiniyor. Gazeteci, meslektaşlarının tutuklanmasını nasıl kabullenir? Ayrı siyasal görüşlere sahip olsalar bile meslek dayanışması gerekmez mi? Özgür hukuk gibi özgür basın da hepsine gerekmez mi?

Acaba sözde gazeteciliğin özde gazetecilik nefreti midir, iktidara ve cemaate
iliştirilmiş basının sergilediği utanmazlık?

Yoksa, onların mesleği tam da “iliştirilmişlik” olup ücretlerini ilişmişlikten
kazanmakta ve gazeteciymiş gibi mi yapmaktadırlar?

***

Ne de olsa adı üstünde “iliştirilmişlik”, özgürlük gereksinmiyor. Basın özgürlüğüne, ona buna temenna borcu olmayan, yansız ve dürüst gazetecilerin ihtiyacı var. Öğrenmek, haberdar olmak özgürlüğüne ise tüm yurttaşların.

Demokrasi, ifade ve basın özgür olduğu kadar bir özgürlük rejimi. AKP iktidarı da biliyorsunuz, demokratik özgürlüklerin rejimi. Hatta, ülkeye her gün daha ileri bir demokrasi ve özgürlük getiriyor. Yani olanları, “tersyüz” yöntemiyle kavramak gerekiyor.

Benden söylemesi, zaman varken korkun, sinin,  mümkünse kaçın, Türkiye’ye
demokrasi geliyor!

“Yaşam bir batıştır, ama cankurtaran kayıklarında şarkı söylemeyi de
unutmamalıdır.”
VOLTAİRE

«G» NOKTASI

Vicdan sahibi Türkiye’nin çok sevip saydığı CHP Genel Başkan Yardımcısı Sühely Batum’un “Koca askeri yıktılar. Meğer kağıttan kaplanmışlar, biz onları asker zannettik, meğer değilmişler,” sözüyle yer yerinden oynadı. Süheyl Hoca, medyatik anlamda linç edildi.

Askeri çok sayan ve onurunun üstüne titreyen Başbakan Erdoğan, savcıları göreve çağırdı, Zonguldak Cumhuriyet Başsavcılığı da Süheyl Batum hakkında TCK’nın 301.maddesi uyarınca soruşturma başlatılması için Adalet Bakanlığı’ndan izin istedi.

TSK da boş durmadı, tabii. Genel Kurmay Başkanı Işık Koşaner, koşa koşa CHP’ye gitti, yardımcısını başkanına, yani Batum’u Kılıçdaroğlu’na şikayet etti.

Ama şanlı ordumuzun nasıl “kağıttan kaplan” olmadığını, zaten Neyzen Tevfik tarif etmişti:

“Tuhaftır şu insanoğlu,
Her lafı kaldırmaz.
Canım dersin kızar da,
Öpersin aldırmaz…”