NİYET ÖZGÜRLÜKSE, FATURASI DİYET

Bir zamanlar Türkiye’de diyet değil, perhiz yapılırdı. Sonra “niyet”le “diyet”
kafiye tutturduğundan mıdır nedir, perhiz bırakıldı, diyete başlanıldı.

Ve bu değişim, Türkiye’nin toplumsal dönüşümüne pek yakıştı. Farsça bir sözcük olan “perhiz”in birebir karşılığı “diyet”, Yunanca… Arapça’da da diyet var, ama İslam hukukunda “bedel” anlamına geliyor. Dolayısıyla memleketin ahvalini de gözler önüne seriyor: Gırtlağını Türkçe tutamayan ahali, Farsça perhizi bıraktı, Arapça şeriata uygun zayıflama bedelini, Yunanca diyet yaparak ödüyor!

Neyse.

O diyet bu diyet olmadan önce, Ömer Seyfettin’in en vurucu öykülerinden biriydi, “Diyet”. Hala da öyledir. Satırla kopardığı kolunu, Hacı Kasap’ın önüne, “Al bakalım şu diyetini verdiğin şeyi!” diye fırlatan ve kolsuz kalan yenine sıkı bir düğüm atıp uzaklaşan demirci ustası Koca Ali’yi kim unutabilir?

***

Yüz yıldır eskimeyen bu öykü, daha yüzlerce –okuyan- kuşağı etkileyecek bir
tazelik ve heyecan içermekte. Çünkü bir insanın kendi eliyle kestiği koluna,
her insana sonsuza kadar bedel ödetecek özgürlük istemini yüklüyor.

Herşeyin bir bedeli olan yaşamda, özgürlük kuşkusuz en pahalı ödenen değer. Ömer Seyfettin’in “Diyet” öyküsünde özgürlük için saptadığı bedel öylesine gerçekçi ki, yakın zamanda Amerikalı bir dağcı tarafından ödendi.

İnsanların çocuklukla erişkinlik arasında geçirdiği erinlik (buluğ) çağı,
yaşamın belki de en zor, çünkü taptaze kişiliğin her türlü etkilenmeye açık
ve kırılgan olduğu dönemdir. Bazıları, erinlik çağında kırılmışlığın damgasını,
ömür boyunca güvensizlik ya da düpedüz aşağılık duygusu olarak taşır.

Aron Ralston, yalnız akıllı değil, gücü kuvveti yerinde, yakışıklı bir gençti.
Ama görünüşteki tüm değerleri, kendisine güven duymasına yetmiyordu. Olmayan güven duygusunu, olmadık koşullarda hem de tek başına canını tehlikeye atarak kazanmaya, aslında kendisini kendisine kanıtlamaya çalışıyordu. 27 yaşında, deneyimli bir dağcıydı. 2000’li yıllarda Colorado eyaletinde 4000 metrenin üstündeki 40’ı aşkın zirveye, yalnız başına tırmandı.

***

Ta ki 26 Nisan 2003’te, yaşamla ölüm arasında gidip geleceği yolculuğa çıkana kadar. Aron Ralston o gün yine kimseye haber vermeden, kuş uçmaz kervan geçmez Utah boğazlarındaki Blue John Canyon’un en dar çatlağını tırmanıyordu. Sağ eli, tepeden kopup yuvarlanan bir kaya ile tırmandığı yüzey arasında sıkıştı. Genç dağcı, elini kurtaramadı. 127 saatin sonunda, bilek kemiklerini kendisi kırıp, sağ elini kendisi keserek, “özgürlüğüne” kavuştu. Bütün bunları yaparken, küçük kamerasıyla filme de çekiyordu. Zaten çekmese, sanırım kimse yaşadıklarına inanmazdı.

Aron Ralston, o gün bugündür “huzurlu” bir insan artık. Evlendi, bir oğlu
var, çok mutlu ve çalışmak zorunda değil. Ailecek, Aron’un “kesik eli”nin getirisiyle yaşıyorlar. Yazdığı kitap hem çok sattı, hem de bir sinema filmine konu oldu. Bugünlerde “127 saat” adıyla Türkiye’de de vizyona giriyor.

Artık 34 yaşında olan Ralston, filmin promosyonu için Paris’e geldiğinde,
kendisiyle röportaj yapan Liberation gazetesi, onu sağ bileğine takılı kancayla şen şakrak dans figürleri yaparken fotoğraflamış. Yaşam sevincinden hiç bir şey yitirmemiş Ralston. Tam tersine, belki de bir elini verdiği için yaşam sevincine kavuşmuş, sayılır.  Yaşamın değerini bilmek için ölümle sınanmaya değer miydi? Aron Ralston açısından, sanırım değerdi. Kopuk elin getirdiği şan, şöhret, paraya değil, sonunda vardığı “huzura” değerdi.

***

Ama dikkat ederseniz, genç dağcı elini keserken kendi eliyle ; huzuru düşünmüyordu, vücudunun geri kalanını, canını kurtarmaktı hedefi. Başka bir deyişle, özgürlüğe diyet ödemiş, aradığı huzuru sağ elini feda ettiği özgürlük vermişti ona.

Neyse ki Türkiye’de ne huzur var, ne de insanların özgürlük için diyet ödemelerine gerek… Özgüre özgürlüğün bedelini zaten zorla, tutuklayarak ödetiyorlar. Ama o gönüllü yalakalık tutsakları var ya, bedel ödememek için hep kıvıran; onların ömür boyu temenna mahkumiyeti, zorla tutuklanmaktan beter!

“Rastladığın tüm insanlara kibar davran, belki seninkinden daha zorlu
savaşlar veriyorlardır.”
PLATON

«G» NOKTASI

Yaşam, İsmail Gülgeç’e büyük bedeli, başından ödetmişti. Bacaklarını vermişti İsmail, ta çocukken, hayatta kalmaya karşılık, bir sinsi hastalığa. Ama yitirdiği ne varsa, kollarının gücünü katlamış, ellerinin yeteneğine akmış, ince zekasını, yaratıcılığını ışıklandırmış, iradesini perçinlemişti.

Ömrü savaşmakla geçti İsmail Gülgeç’in. Herkes savaşır yaşamak için, ama o üstün bir savaşçıydı. Alabildiğine yürekli, yürekli olduğunca ilkeli.

Yirmi yıl önce, Cumhuriyet’te başladı dostluğumuz.

Tutsak bedeninin üstünde bir özgürlük anıtıydı, sanatı. Özgür düşüncenin ancak ve yalnız muhalif olduğunu biliyordu. İnsanlar ve hayvanların aynı aleme ait olduklarını, ayrı yaratıldıklarını sananların cehaletini, insanları hayvan, hayvanları insan kalıbına sokarak anımsatıyordu. Ne var ki İsmail’in Entellektüel Ayısı, öykündüğü insanlardan çoğu kez daha sevimli, herzaman daha akıllıydı.

Çünkü İsmail Gülgeç, ancak cesurların olabildiğince iyi bir insandı.

Onu çok özleyecek ve hiç unutmayacağız.