MARTILAR KARGALAR ARASINDA

Yine gece geldim, İstanbul’a.

Ama şehir, ama memleket, artık gündüzleri de karanlık. Hele şafak vakti, Latince bir deyişle “yarı it, yarı kurt” karanlıkta, sansarın kapıyı çaldığı saatler…

Acaba aynı gezegenin, zaman içinde defalarca aynı yörüngeden geçtiği gibi
bir burgu düzeni mi tarih?

Belki de benim geçmişim, tarihin tekrarlanacağı kadar uzadı ardımda… Havada, 1980’lerin başında soluğumu kesen, boğulmamak için terkettiğim kokular var. Ciğerleri dağlayan kömürün kokusu. Dilleri bağlayan korkunun kokusu.

Daha da kötüsü, korkusundan, uçkurunu diliyle çözüp “dominus”a, yani efendiye sadakat bildirme yarışında laf ishali olanların ağız kokusuyla zehirli, hava…

***

Korkunun mazoşistlere zevk verdiğini herhalde bilirsiniz. Ama başkasına yönelik şiddetten duyulan dehşetin, kölelikten zevk alan “domus”luk, yani bendelikte orgazmı tetiklediğini, bilir miydiniz?

“Stockholm sendromu” diye anılan cellat sevdası, işte bu kölelik ruhu, aşağılanmaktan hoşlanmak duygusuyla açıklanır.

Arenaların yenilmez gladyatörlerini kırbaçlayan “dominus”un önünde dizlerinin bağı çözülüp hayranlık içinde sahip olunmayı arzulayan tinsel sapıklardır, bunlar.

Televizyon ekranında bile okunuyor gözlerinden, teslimiyetçi arzuları. Bir
kubur kanalının çanak CEO’su… Çukur gazetelerde girinti çıkıntı yalamaktan
yalama olmuş, yazarlıkta ar damarının tutmadığı dikişe diliyle tutkal atan
pazarlamacılar… Azar oğlanları gibi dizilmişler güya sorguladıkları “dominus”un önüne; adamdan sayılıp muhatap alınmaktan, tuttukları çanaklara tükürük, tenezzül edilip laf atılmasından nasıl da mutlu, nasıl da “domus”lar!

Hayvanlar bunlardan daha onurludur. Çünkü ne sadist, ne mazoşist, özetle sapık değildirler. Azarlanmaktan, dövülmekten tat almazlar, acı duyarlar. Oysa onlar da boyun eğer güçlü olana, sahibine, sürü başına. Ama domine edilmişlikten haz damıtmazlar!

***

Benim evimin manzarası, karşımdaki evin damıdır. Bilirim ki ötesi damdan ötesi denizdir. Martılar konar üstüne. Her biri yeni doğmuş kuzu büyüklüğünde, iri beyaz… Ve martıların olduğu her yere, kara kargalar da gelir. İlginç hayvanlardır kargalar. 100 yıldan fazla yaşar, bellekleri uzundur, denir. Neyi unutur, neyi anımsarlar bilemem, ama martılarla uzun bir husumet tarihleri olduğu kesindir.

Martılarla kargalar, İstanbul semalarında her yıl cenge tutuşurlar. Martılar
daha cüsseli, ama daha hantaldır. Kargalar ise cüssedeki eksiğini manevra hızıyla giderir. İnsan gözlerinden ırakta, günlerce süren bu savaş, o yıl kentin Avrupa ve Asya yakasında, hangi bölgeye kimlerin hakim olacağını belirleyen bir “çöplük ihalesi”dir. Örneğin Kadıköy ve Moda’da iki yıldır kargalar daha kalabalık, sokakların nemasını onlar yiyor. Avrupa yakasında ve denizin üstündeki sayısal üstünlüğü ise yıllardan beri martılar koruyor!

İstanbul, İstanbul olduğu için değil, hatta hiç ilgisi yok; iki kıt’ayı ayıran
denizlerin üstünde, iki kıt’ayı birleştiren insan safrası üzerine verilen bu
yıllık savaşın sonucunu bilmek isterseniz, kuş pisliklerine bakın. Çünkü kuşlar da tıpkı insanlar gibidir, yaşadıkları çevreyi kirletirler. Martı pisliğinin
çokluğu bölgede martıların egemenliğini gösterir, karganınki tersini…

***

Uğur Mumcu, “Faşizm nedir? Sorusuna karşılık arayalım,” yazıp, şöyle sürdürmüş:

“Faşizm, sermayeci azınlığın silah gücüyle egemenliğinin sağlandığı bir diktatörlük çeşididir, der ve açıklama yaparız:

Faşizm, ekonomik liberalizmin siyasal liberalizm ile tamamlanmadığı ülkelerde söz konusudur. Yani, sermaye her türlü devlet olanağı ile desteklenecek, düşünceler devletin gücüyle kısılacak. İşte burada faşizm başlar. Ve perde perde devam eder.”*

Mumcu’nun bu saptaması 12 Nisan 1974’te Yeni Ortam’da yayınlandığından beri, sermaye ve sermayeyi besleyen devlet el değiştirdi, kısılan düşünceler aynı, sadece hapiste düşünen sayısı arttı. Perde perde iniyor karanlık.

Acaba kaçıncı perdedeyiz?

Martılarla kargalar arasında, hep kumrular mı telef olacak? Hiç güvercinler
kazanmayacak mı bu savaşı?

***

*Ben, Uğur Mumcu’yum/Derleyen: Orhan Tüleylioğlu/um:ag yayınları, 2011

“İneğin yalakası, kasabın bıçağını yalarmış.”
ANONİM BİLGE

«G» NOKTASI

Peyami Safa’nın, 10 Ocak 1959 günkü Milliyet’teki “Objektif” köşesinden Aziz Nesin’e saldırdığı “Bir Habisin Akıbeti” başlıklı yazısı: “…Bu habis, Nazım Hikmet’ten sonra Moskova’ya kaçan Sertellerin gazetelerinde uzun zaman günlük yazılar yazmıştır. Bu habis, Bulgaristan’a kaçarken vurulan Komünist Sabahattin Ali ile ortak olarak Marko Paşa adındaki komünist mizah gazetesini çıkarmıştır. Bu habis, hak ettiği 16 ay mahkumiyetinden evvel, komünist faaliyetinden dolayı Bursa’ya sürgün edilmiştir…” diye başlıyor ve benzer ihbarlarla tek sütun/tam sayfa sürüyordu.*

Bugün Aziz Nesin’in adı ve öyküleri yaşıyor. Peyami Safa’yı ne bilen kaldı, ne de anan.

Komünist yazılanı Ergenekoncu okuyun: Acaba bugünden kimler Aziz Nesin’lik, kimler Peyami Safa’lık yarınlara hazırlanıyor?

*Emin Karaca’nın “Türk Basınında Kalem Kavgaları” kitabından alıntıdır/Bizim Kitaplar, 2008