DOĞAN VE BATAN GÜNEŞLER

Japonya ve Türkiye, bir ucundan ötekine Batılıların “Orient” diye adlandırdığı
Doğu’nun sınırlarını çizen iki ülkedir. Coğrafya’daki uzaklık, adeta bu uç
topraklar üzerinde yaşayan halkların varoluş biçimini de birbirinden ayırır.

Türkler ve Japonlar ne işte, ne aşta benzer birbirine. Hatta mutfaktan sanata,
toplumsal kültürleri taban tabana zıt uygarlıklar yaratmışlardır. Oysa bu karşıtlık, bir mıknatısın artı ve eksi uçları gibi, Doğu’nun iki sınır boyunu akraba bir bütünde buluşturur. Düşüncem size garip geldiyse, kanıtlayabilirim:

Japonya’nın simgesi, bin yıllardır bayrağındaki gibi Doğan Güneş’tir, gün
ışığını müjdeler. Türkiye’nin bayrağı ise 18. yüzyılda eklenen yıldızla tamamlanan Hilal’dir, geceyi simgeler. Başka bir deyişle, Doğu’nun günü Japonya’da atar, Türkiye’de batar. Ve iki ülke, ak ile karanın, Yang ile Ying’in tamamlayıcı prensibine uygun bir bütünün karşıt ikizlerini oluştururlar. Bu karşıtlık, yaşam felsefesinden toplum düzenine, sorumluluk mantığından iş disiplinine, sürer gider…

Ama her iki ülke ve halkları, depremlerle sarsılan bir kaderi paylaşır, aynı
tehlikelerle iç içe yaşar ve sonuçlarına katlanırlar.

***

Bilimciler, yerkürenin 2011’le 2016 arasında büyük felaketlere yol açacak
doğal hareketlere sahne olacağını öngörmüşlerdi, dedikleri çıktı ve perde,
Doğu Güneşi’nin doğduğu Japonya’da açıldı. Richter ölçeğindeki 8.9’luk deprem ve sonuçlarını, biz Türkler, giderek yaklaşan Marmara depremini düşünerek, bambaşka duygularla izliyoruz.

Hele, böyle bir deprem sonucunda İstanbul’la birlikte Türkiye’nin bağımsızlığını kaybedeceğini öne süren “Bir Gün Gece”[1] romanını yazan ben, kaygı ötesi bir boyuta geçtim. Deprem mi beterdi, tsunami mi  derken, Fukuşima’daki nükleer sızıntıyla bitmeyip yanardağ patlamasıyla süren dehşette, yukarda anlattığım tamamlayıcı karşıtlığın yurduma biçtiği rolü sorguluyorum! Doğanın yıkıcı gücüne insan eliyle eklenen nükleer tehditle birlikte bir yanardağın da faaliyete geçmesi, sanki Japonya’yı belki bin, belki milyon yılda, ama er geç haritadan silecek bir sürecin başladığına işaret ediyor.

Salt Japon takımadalarının değil, kıt’aların böyle bir süreç sonunda oluştuğu
düşünülürse, doğanın milyonlarca yıl önce yaptığını bozmayacağını kim garanti edebilir? Herhalde doğayla aşık atan ve her kükreyişinde tokadı yiyen insanlar değil… 

Eğer sonsuz evrenin ancak milyarlarca yıl önce küçük bir parçası olabilen
yerkürenin doğası, kabuğunun biçimini değiştirmeye kalktı ve Japonya’dan başladıysa işe, onun karşıt ikizi Türkiye’ye nasıl bir iz düşer acaba? Anadolu topraklarına gömülen onlarca muhteşem uygarlık kalıntısına bakıp, bir ucundan bir ucuna beklenen depremleri düşünerek, elbette bir şeyler sezebiliriz. Ama tam olarak ne olur, asla bilemeyeceğiz.

Doğanın karşı duramayacağımız değişim sürecini beklerken, onun üstünlüğünün bilinciyle, hiç olmazsa dengelerine saygılı, yasalarıyla uyumlu yaşamayı öğrenebilirdik. Oysa öğrenmediğimiz gibi, dengelerini bozmak için herşeyi yaptık. Petrol bölgelerini düşünün: Yeraltındaki haznelerden çekilen petrol bittiğinde, o devasa hazneler boş mu kalacak? Yerküre biçimini değiştirerek, toprağı çökerterek doldurmayacak mı o boşlukları?

***

Toprak dediğiniz, muazzam bir ateş denizinin üstünde yüzen bir kül kabuğu.
Bunca oynak bir tabana, Japonya’da bile sağlama alınamayan nükleer santralleri de yerleştirince, gerçekten tüy dikmiş olmadı mı insanlık, soyunu bekleyen tehlikenin üstüne? 

Yerkürenin radyoaktif gücünü tetikleyecek bomba santraller yetmedi, doğayla oynadığımız tehlikeli kumarda.  Toprağını, suyunu, havasını zehirledik, ormanlarını, göllerini, ırmaklarını yok ettik. Bağ bahçe demedik, karasını betona boğduk, denizini moloz ve kanalizasyonla doldurduk. Dağlarını oyduk, altın bulacağız hırsıyla, derelerine siyanür akıttık. Ekilir topraklarını kimyasal gübrelerle kirlettik. Tohumlarının genetiğini değiştirdik, her yıl parayla alınsın kendi kendini imha eden garabet tohumlar yarattık, kimyasal ilaç fabrikalarında. Sonuç?               

Aptallıklarımızın coğrafyadan silinmesini beklerken, kendi kendimizi zehirliyor ve gelecek kuşaklara da hem zehirli, hem de nükleer santrallerle bombası kurulmuş bir dünya bırakıyoruz.

*Literatür Yayıncılık, 2008

“Dünya, kötülük yapanlar sayesinde değil; yapılan kötülüğe bakıp ses
çıkarmayanlar yüzünden tehlikeli bir yerdir.”
ALBERT EİNSTEİN

«G» NOKTASI

Japonya’daki 8.9’luk afete bakıp, Marmara depremine önlem olarak, “kentsel dönüşüm projeleri” gösteriliyor. Yetkililer, başta TOKİ’nin aynı tornadan çıkmış ucubeleri, birbiri ardına dikilen gökdelenlerin yıkılmayacağından emin konuşuyor. Depremi, sadece bir toprak üstü yıkım olarak düşünüyorlar.

Oysa deprem, İstanbul’un altından gelip üstünü vuracak, tersi değil. Ve 15 milyonluk bu kentin kanalizasyon haritası bile olmadığı gibi, zaten yeraltından geçen hiç bir borunun kofraj çalışması da yok. Kısacası deprem, İstanbul’da önce kanalizasyonları patlatacak. Gökdelenlerde ve zaten her yerde çıkacak yangınlar da cabası. İtfaiye örgütünün ne halde olduğu düşünülecek olursa, deprem yıkımından kurtulanları pis sulardan ve yangından kim kurtaracak?