BİR YANGINDIR AŞK

Joseph L.Mankiewicz, unutulmaz Kleopatra filminin çekimine 1962 yılında İngiltere’de başladı. Antik Mısır’ın dişi efsanesini Elizabeth Taylor canlandırıyordu. Julius Sezar’ı da Rex Harrison’un oynayacağı belliydi. Ama Mark Antuan rolü, henüz açıktaydı.

İngiltere soğuk ve yağmurlu, aktörler kötü, dekorlar aşırı pahalı, çekimler
sık sık hastalanan Elizabeth Taylor’un sağlık durumu yüzünden aksıyordu. Altı verimsiz ayın sonunda, Mankiewich yapımı Roma’ya taşımaya karar verdi ve Mark Antuan rolünü Richard Burton’a önerdi.

Sonuç, sinemanın tarihe izdüşümü, antik Mısır tanrılarına yaraşır bir aşktı.
Film seti, iki insanın karşı durulmaz çekimiyle kanatlanmış, Kleopatra’nın
dudakları üzerine kapanan Mark Antuan’ın dudakları Mankiewicz kameralara «stop» diye gürledikten sonra bile ayrılamıyordu.

Her ikisi de başkalarıyla evliydi. Dünya ahlak bekçileri ayaklandı, ama aşıkların umurlarında olmadı. Taylor, beşinci kocasından boşandı. Burton, çocuklarını görmemeyi göze alarak bıraktı karısını. İki yıl süren davalar sonunda, ayrıldıkları eşlere birer servet ödeyip, evlendiler.

***

İkisi de kaprisli, kıskanç, tutkulu, kavgacı ve sırısıklam aşıktılar. Ateşle
su buluşmuş, çıkan buharın sıkıştığı yürek patlamalarının gürültüsü, tüm dünyada merakla izleniyordu. Birbirlerini deli gibi seviyor, nefret ediyor, terkediyor, ama uzak kalamıyorlardı.

« Sen ki Venus kadar uzaksın, tabii gezegenden söz ediyorum, ben ki uzaklara sağırım. Tanrılar tarafından cezalandırıldım, çünkü onlardan ateşi çalmış, üstelik yanmamaya çalışmıştım. Ateş, tabii ki sendin… » diye yazıyordu Burton, yüzlerce mektubundan birinde, büyük ve yakıcı aşkı, Elizabeth Taylor’a.

Elizabeth Taylor, Kleopatra’dan sonra çevirdiği 8 filmin 7’sinde Richard Burton’la oynadı. İsviçre’de sakat bir kız çocuğunu evlat edindiler. Adını Maria koydular. Ama « Kim Korkar Virginia Wolf’tan » filminde hem kendi aşklarını oynadılar, hem de kurgudaki hayali çocuk, biraz da onların olmayan çocuklarıydı…

Yalancı, kinci ve intikamcıydılar. Birbirlerinin canını acıtıyorlardı. Richard
Burton’un milyon dolarlık armağanları, Elizabeth Taylor’un kendisini de yakan öfke yangınlarını söndürmeye yetmez oldu. Başka kadınlarla çevrili Burton, herzaman « hayır » diyemiyor, Taylor’u « şişkom », « lanet maymunum », « yaşlı cadım » gibi sözlerle severken örseliyordu. Öyle bir hale gelmişti ki ilişkileri, kimse onlarla çalışmak istemiyordu : Film setinde birbirlerine surat asıyor, ellerine geçeni fırlatıyor, kırıyor, küfürleşiyorlardı. 1974 yılında mahkeme kararıyla boşandılar.

***

Elizabeth Taylor, sevda ve nefretle örülü on iki yılın sonunda, sevmediği
için değil, aşırı sevdiği için terketmişti Richard Burton’u.

Her biri kendi köşesinde ötekine ağlayarak, onsuzluğunu içki kadehlerinde
boğarak, bir yıl boyunca dayanmaya çalıştılar, ayrılığa.

Richard Burton, mektuplara sığınmıştı: « Seni ne kadar sevdiğimi biliyorsun.
Sana ne kadar kötü davrandığımı da biliyorsun. Ama aramızdaki değişmez, alçak, bayağı ve zalim gerçek, asla anlaşamayacak olmamız. Birbirine tümüyle yabancı dalgalardayız,» yazıyor, ama sonunda : «Beni gerçekten bırakırsan, kendimi öldürürüm. Sensiz yaşamın bir anlamı yok… » diye eklemekten alamıyordu kendisini.

1975 yılında bir resepsiyonda karşılaştılar. Burton içkiden ayyaş, aşk acısından sarhoş, herzamanki sivri diliyle, küfreder gibi bir kez daha tutkusunu haykırdı Taylor’a. Yeniden evlendiler. İki yıl sonra tekrar ayrıldıklarında, birbirlerini yiyip bitirmiş, yakıp kül etmişlerdi, gerçekten.

Ama bu yabancılaşma ve sonucu kesin ayrılık, asıl Burton’u yıktı. Taylor’dan
ikinci kez ayrılığa dört yıl dayanabilen kalbi durmadan bir gün önce, hayatının büyük aşkına son mektubunu yazmış ve mutluluğu ancak onunla tattığını açıkladığı satırlar, bir « kavuşalım » çağrısıydı.

***

Burton’un sonuncu « resmi » eşi, Elizabeth Taylor’un cenaze törenine gelmesini istemedi.

Ne var ki menekşe gözlü Kleopatra, yıllar sonra ve başka bir dünyada Mark
Antuan’la buluşmaya giderken, ellerinin arasında onun « aşka son çağrısı »,
kimseye okutmadığı sonuncu mektubunu taşıyordu.

"Aşk, göğüs göğüse çarpışarak değil, ancak kaçarak yenilebilir bir
düşmandır."
CERVANTES

«G» NOKTASI

«Ah Yanarım
yeni açmışken erguvanlar yittim
takvim sayfalarında geçti mevsimler
İçerde
bir şarkı sayıklarken adını
bir kelebek takıldı tellerin tuvaline
üstünden neşeyle geçti tayyareler
anladım
böyle ölmek de varmış meğer

Öyleyse
çocukluğumda kalsın uçma arzum
çıkarsam yem diye
kuşlara yüreğimi vereceğim
yemin olsun aşk yoktu sevmek bir yara
biz sadece misafiriyiz zamanın
aç demiyorum gözlerini arala »*

*Hüsam KURT/ Belki Dönersin Aşk da Döner (Kora Yayın,2009)