YGS, ÖSYM, FE EYNE TEZHEBûN

Hak, adalete ve doğruluğa saygıyı temel alan bir ahlak ilkesidir. İnsanlık
bilinci demek olan laik ahlakı, herzaman cennet ödülü ve cehennem korkusuyla oluşturulan dini ahlaktan üstün tutan benim özgür vicdanım, bir toplumun insanlığını, çocuklarına verdiği değerle ölçer. Çünkü insanı, aynı ortak ağaçtan indiği diğer memelilerden ayıran temel özellik, yavrularını hayvanca üretmekle yetinmeyip, insanca yetiştirmek sorumluluğudur.

İşte bu kapsamda, laik ahlaka değil din ahlakına sahip kişilerin, YGS ve ÖSYM’de, cemaat ve tarikatların yetiştirdiği “esker”leri üniversiteye sokabilmek için milyonu aşkın gencin hakkını yiyip, dindar geçinen sahtekarlar hakkında ne düşündüklerini merak ediyordum.

Yanıt, kendisini “Cumhuriyetin kurucu aklının ve Mustafa Kemal’in istediği
gibi bir teolog olmak arzusu taşıyan ve hala yolda bir öğrenciyim…” diye
tanıtan, gerçek bir din bilgininden, o sahtekarların anlayacağı dilde geldi:

***

“Ey Muhammed-ul Emin’in ümmeti…

O güvenilir olanın. O asla yalan söylemeyenin.

Ey, Mümin, elinden ve dilinden insanların emin olduğu kimsedir hadisinin
sahibine iman edenler!

Bu gidiş nereyedir?

Yıllar yılı sadece belirli bir zümreye ait olan muasır öğrenim hakkını, Yozgat’ın köylüsüne, Trabzon’un yaylalarında ki çobanın oğluna, bakkal çırağına, müstahdem çocuğuna götürdü bu beğenmediğimiz, kırık dökük eğitim sistemimiz. Artık İstanbul’un seçkin okullarındaki müfredat neyse Diyarbakır’ın Bağlarındaki müfredat aynı olacaktı. Bir umut, bir ışık vardı Anadolu çocuğu için. Çalışırsam, doktor, hâkim hatta Cumhurbaşkanı olabilirim diyordu hayatın mutluluk paketi olarak sunulmadığı Anadolu’nun çilekeş insanı. Gayrı çobanın çocuğu çoban, rençperin çocuğu rençper olmayacaktı. Ben diyordu Asım’ın nesli, ne olursa olsun çalışırsam bu bana reva görülen zinciri kırabileceğim, anneme o istediği çamaşır
makinesini alabilecek, altmışlık babamı tarlaya gitmek zorunda bırakmayacağım.

***

Ama birileri bu ülkenin hep veren hiç alamayan insanından bu kez paradan daha önemli bir şey çaldı. Gençlerimizin umutları, hayalleri çalındı.

Ve hangi devirde oldu bu?

Allah’a, Resulüne, Ahiret gününe iman etmiş insanlar nefes alırken oldu. Her
Cuma adaleti, iyiliği emreden Allah’a secde eden insanlar yaşarken
oldu.

Diyelim ki kimse bunun hesabını sormadı?

Diyelim ki gene günah keçileri bulundu?

Diyelim ki haftaya gündem değişti…

Peki, yarın iman ettiğiniz din gününde, Allah’ın mahkemesinde sorulduğunda,

  • Kim size benim adıma zulmetme yetkisi verdi?
  • Hangi maslahat, çocuğunun dershane parasını ödemek için traktörünü satan babanın yıllarca ter döken çocuğunun hakkını yemenize izin veriyor?

Ne cevap vereceksiniz?

Hani Fırat’ın kıyısında kapılan koyunun hesabını bile kendi omuzlarında hisseden Ömer’in dinindendik? Hani inandığımız Rab, Rabbul müslimin değil, Rabbul âlemin’di.

Şimdi hangi kefaret bu zulmü temizler? Hangi dergâhın Nasuh tövbesi sizi arındırır? Bu sınavdan başka hiçbir ümidi olmayan çocuklarımızın hangi birinden helallik alınır?

Yapılan savunmalara siz inanıyor musunuz?

Allah’ı inandıra bilecek misiniz?

Ne yaptığınızın farkında mısınız?

Ya bir tek kişi bile bu yaptıklarınızdan ötürü size ve inandıklarınıza isyan
ederse? Hangi tatmin olmuşluk sizi kurtaracak? Hangi edemediğiniz istifa size himmet edecek?

Bunlar da zalimmiş derse tek bir çocuğumuz, hangi hizmetimiz bu günahın bedelini ödeyecek?

Bir insanı kurtaran âlemleri kurtarmış, gene bir insanın küfrüne sebep olan
âlemleri öldürmüş gibi değil midir?

***

Ve susanlar…

Dilsiz şeytanlar olmaya değer mi koltuklarınız?

Fazla değil üç beş senelik ömür geçip de, yataklarınızda ölümü beklerken keşke diyeceksiniz. Keşke haddi aşanlara hayırhah olsaydık.

Keşke zalim sultanın yüzüne zalimsin diyenlerden olabilseydik.

Keşke Muhammedî olabilseydik. Keşke susmak yerine hakkı haykıran bir Ebu Zer olabilseydik!

Bir an durun ve sorun bu ilahî hitabı, her fiilinizi mazur gören kalplerinize.

Fe eyne tezhebûn

Bu gidiş nereyedir?”

Rıza HEYBETOĞLU

“Ahlak, salt doğru olmak değil, doğru olana hizmet zorunluluğudur.”

H.D. THOREAU

«G» NOKTASI

Hacca giden Karadenizli bir mümin, Mina’da Şeytan taşlıyormuş. Yoldaşları bakmışlar, bizimki ufacık taşları seçip, ufak ufak atıyor. “Yahu,” demişler, “Niye leblebi gibi taşlar atıyorsun, bak burada daha büyükleri var?” Karadenizli, çok bilmiş başını sallayıp, “Ne tarafa gideceğimiz belli olmaz,” demiş. “Durup dururken düşman edinmeyelim…”

***

Bu fıkranın kıssadan hissesi, ne yazık ki Yiğit Bulut ve Mümtazer Türköne’ye düşmedi, sevgili okurlarım. Oysa AKP’den aday adayı iki kafadar, çok bilmiş Karadeniz’li hacı adayından bile daha temkinliydiler! Zirvedeki ilaha leblebi kadar taş bile atmadılar, leblebinin hasını, fıstığın içini, üzümün dolmalık olanını medyatik çanaklar içre sundular. Gel gör ki yine de boş tarafa düştüler.

Demek ki yalakalıkla Ankara’daki ilahlara bile yaranılmıyor!