VETODAN VİZEYE SİYASET

Geride bıraktığımız hafta, YSK hukuku zorlayarak BDP kökenli 7 bağımsızın
milletvekilliği adaylığını reddetti, tansiyon fırladı, ortalık karıştı.

Kızgın seçmenler yollara döküldü, polis halkın, halk polisin üstüne yürüdü,
camlar çerçeveler indi, dükkanlar taşlandı, yakıldı, insanlar dövüldü, birisi
öldürüldü. Zaten birbirine giderek düşman kesilen milletin gırtlak gırtlağa
gelmesine ramak kaldı.

YSK hukuku zorlayarak BDP kökenli 6 bağımsızın milletvelliği adaylığını kabul etti, tansiyon düştü, ortalık yatıştı.

İnsanın aklına ister istemez, kağnıyla gidiş yolunda ırgatın, dönüş yolunda
da ağanın yer değiştirmek uğruna bir güzel mideye indirdikleri, sonuçta da
ağanın ağa ırgatın ırgat kalıp « Biz bu boku niye yedik ? » diye düşündükleri
fıkra geliyor…

Cinnet yurdumuz takviminde, 18 Nisan’la 21 Nisan arasını yok sayın, tansiyon kaç çıkıyor? 17 Nisan’a sabitli. Ya ortalık ? O da 17 Nisan’daki gibi.

Öyleyse bu halt niye yendi, aradaki üç gün niçin gaz, kan ve baruta bulandı,
bir insan öldü, başkaları yaralandı, dövüldü, diye sormak gerekmez mi birilerine, tercihen yükseklere kurulmuş seçim biraderliğine ?

Hukuku zorlayarak, seçimlerin kaderini değiştirmek amacıyla alındığı çok belli tarafgir ve siyasal bir kararı, sokağın zorunu görünce yine hukuku zorlayarak geri çekmek, nasıl bir çarıklı erkanıharp kurnazlığıdır? Aradaki üç gün yaşananların, daha doğrusu heba olanın, YSK’nun yansızlığı ve seçimlerin güvenirliği üstüne düşen gölgenin hesabını kim verecek ? Herhalde Diyarbakır’da gözaltına alınan bazı göstericileri karakol yerine AKP il merkezine götürüp, AKP’lilerin gözü önünde dövdükleri ileri sürülen polis değil…

Sorarım size, güya demokrasi çerçevesine çekilmeye çalışılan Kürt milliyetçilerine, emirlerin demirle, hukuk zorunun sokak zoruyla kesilebileceği, vizeyle biten veto sürecinden daha açık nasıl bir deneyimle kanıtlanırdı ?

Girişimciler açısından hüsranla sonuçlanan veto sürecinde, birileri BDP’ni
desteklediği bağımsız adaylar aracılığıyla seçim minderi dışına düşürmek istedi. Plan tersine işledi ve BDP, süreçten güçlenerek çıktı. Peki planı yapanlar, niçin bu partinin yolunu kesmek istediler, hangi « başarı » potansiyeli gözlerini korkutmuştu ?

Gerçek şu ki BDP, yaslandığı %4-5 oy oranına karşın, Türkiye’nin siyasal gündeminde etkinliği %70’in altına düşmeyen bir örgüt. Parti yapılanmasından tutun, liderleri ve üyelerinin inandıkları doğrular için verdikleri mücadele, hedeflerini desteklemeyen ve istemlerini paylaşması mümkün olmayan –benim gibi- kişileri bile zaman zaman takdire zorluyor. Neden mi ? BDP, Türkiye’de dini referans almayan ve göstermeyen
tek siyasal kuruluş… Doğru yanlış bir ideal çerçevesinde yapılanan ve liderlerinden vekillerine tüm temsilcilerinin kişisel çıkarlarını bir yana koyup ortak ideale hizmet ettikleri parti olarak da tek örnek.

BDP’lilerin ortaya koydukları ideal, elbette Kürt milliyetçiliğini besliyor
ve Kürt milliyetçiliğinden besleniyor, ama hiç bir BDP sözcüsü oy avcılığı
uğruna bu idealden Kürt aşiret kültürüne taviz vermiyor. Aşiret kültüründeki
erkek ağalık geleneğinin tersine, desteklediği milletvekillerinin, temsilcilerinin yarısı kadın. Başka hiç bir partinin ulaşamadığı %50 kadın partili oranı ve dini referanslara vermediği primle BDP, Kürtlere salt siyasal bir kimlik değil, yeni bir toplumsal kimlik de vaadediyor. Kadının ezildiği erkekçi bir kültür topluluğuna, kadınların çatır çatır kürsülere çıktığı, en ön saflarda mücadele ettiği bir siyasal seçenek sunuyor.

Türkiye’de devletin yarım yüzyıldır aşiret beşiğinde salladığı Kürtlere, altında
ezildikleri töreler açısından da « yeni umutlar » verebilen BDP’nin bir artısı
da tüm parti başkanlarından daha genç lideri Selahattin Demirtaş. Olgun ve
kararlı söylemiyle Demirtaş, devletle aşiret, töreyle terör arasında sıkışan
Kürt gençleri için bir rol modeli oluşturuyor.

Eh bu tabloda, Türklere sahte cennet vaadiyle hakiki cinnet geçirten iktidarın, kendi yarattığı « Türkiyeli » seçmenler arasında BDP’nin göstereceği bir performanstan çekinmesi için her tür neden var.

"Hiç kimse herkesi aldatamaz, herkes de kimseyi aldatamaz."
PLİNE

«G» NOKTASI

Hristiyanlık tarihinin kutsal güzergahı, Antalya’dan Yalvaç’a kadar uzanan Saint Paul Yolu’nu dünyaya tanıtarak Türk turizmine kazandıran İngiliz yazar Kate Clow, bu yol üzerinde kurulacak Kasımlar HES projesini eleştirirken, « Bütün bu olup bitenleri anlamak mümkün değil ! » demiş. (Kaynak : Odatv.com)

Sevgili Oktay Ekinci hocamız çok daha ayrıntılı bilir, ama bence salt Saint Paul Yolu üzerindeki değil, hemen tüm HES’leri anlamak, olup bitenleri değil « doldurulup bitirilenleri » kavramaktan geçiyor : Birileri birilerini, öteki dünyada cennete girmeyi hak etmek için yaşadıkları yeri cehenneme çevirmek gerektiğine doldurmuş. Türkiye’nin bitirilen yeryüzü cennetleri, işte böyle bir cinnetin kurbanı. Yoksa hangi başka mantık, HES’leri özellikle fay hatları üzerine, özellikle doğal güzelliğin mahvı ve yüzbinlerce insanın yersiz yurtsuz kalması pahasına kurar?