BENİM DEMOKRASİM SENİ DÖVER

Yıllardır TBMM’ni dolduran milletvekili kadrolarına bakarak benim gibileri
kimin temsil ettiğini anlamaya çalışır ve milletimin bağrındaki yerimi saptamaya uğraşırım. Bu arayışımda henüz başarıya ulaşamadım ve kendimi bildim bileli, niteliğini niceliğini benimsediğim, paylaştığım birini bulamadım. Özü benzese sözü, yanlışı benzese doğrusu benzemiyor. Sanırım size de benzemiyorlar.

Oysa bu kişiler, demokratik yoldan seçiliyorlar ve madem demokrasi halkın
temsiliyeti, azınlık bile olsak, bizim de iktidar koltuklarında değilse bile
muhalefet koltuklarında vekillerimiz bulunması gerekirdi, diye düşünüyorum.
Seçimden önce biraz benzeyenler var, Meclis’e girince değişiyorlar. En çok
benzeyeni bile en azından pısırıklaşıyor, kendisine oy veren bir yığın insanı
temsil etmekle uğraşacağına tek bir genel başkana teslimiyeti ve elini genel
başkan yönünde indirip kaldırmayı yeğliyor.

Zamanla benim gibilerin millet bağrında öksüz, demokrasi içinde yetim kaldığına inancım pekişti.

Aristoteles, demokraside yönetimin " demos ", yani halkın elinde olduğunu,
ancak bu halktan sokaktaki kalabalığın anlaşıldığını söyler ve : " Sokaktaki
kalabalığın demokrasi yönetimi ; ülkenin halk tarafından bütün toplumun çıkarını gözetecek biçimde yönetilmesi değildir," der. Aristoteles’e göre, demokrasi sisteminde sıradan insanlar, sahip olacakları gücü kendi çıkarları için kullanmak isteyecekler, yeterli bilgi ve bilgeliğe sahip olmadıklarından, demagoji yapmakla yetineceklerdir.

2400 yıl sonra ve en azından Türkiye’de, Aristoteles haksız mı çıktı sizce?

Demokrasi diye bir "çoğunluk diktası" altında eziliyoruz. Kuşkusuz çağdaş
demokrasilerin önde gelen niteliği, çoğunluğun yönetim hakkı. Ama bu hakkın kullanılması, önceden belirlenmiş sınırlar içinde gerçekleşmeli. İşte bizim zurnanın zırt dediği yer burası ve demokrasinin sınırlarını esnete esnete, bugün o sınırları hiçe sayanların çoğunluk diktasını demokrasi ve Tayyip’lere tahammülü demokrasi gereği sanmaya başladık.

***

Yukardaki satırlar, 3 Ekim 1998’te yayınlanan "Çoğunluk Diktası" başlıklı
yazımdan alıntı olup, AKP henüz kurulmamış ve Sayın Tayyip Erdoğan, belediye başkanıydı.

O günden bu yana ben "demokrasi" konulu yüzlerce yazı yazdım, başkaları binlerce. AKP iktidarında sekiz yılı devirdik, Türkiye’ye 60 yıldır demokrasi diye dayatılan "çoğunluk diktası" azalmadı, azmanlaştı. İnsan hakları ve özgürlükler, dün Yassıada, Selimiye kışlasında bitiyordu, bugün Silivri’de bitiriliyor. Dün de iktidar tıkıyordu muhalifleri içeri, bugün de iktidar tıkıyor. Dün asker tepeliyordu iktidarları, bugün iktidar tepeliyor orduyu. Dün, ordu ve iktidar bir olup kısıtlıyordu düşünce ve ifade özgürlüğünü. Bugün "çoğunluk diktası", yargısı, polisi, maliyesi ve maşallah ordunun istihbaratına rahmet okutan, çünkü çakma kanıt da üretebilen elektronik uzmanı jurnalcileriyle, -sıkıysa konuş, sıkıysa yaz, Silivri’de on yıl tutuklu yargılanmak var-, Edirne’den Ardahan’a memleketin ses tellerini kesti!

İnternet sansürlü, telefonlar böcekli, kitaplar çıkmadan sansürlü, medya grupları ya yandaş ya da iflas, sokaktan yatak odasına "mobesa" kayıtlarında gönülsüz oyuncuyuz.

***

Neden, nasıl böyle olabildi?

Çünkü Türkiye’de politikacılar başta, kamu yönderleri dahil çok az kişi, demokrasinin masuniyet karinesini ithamdan, savunma hakkını cezadan üstün kılan Roma hukukuna dayalı olduğunu anladı ve kabullendi. Bu halk, yandaşı ve muhalifiyle, öç hukuku demek olan kısas şeriatıyla demokrasinin değil, ancak zulmün taraf değiştirerek geleceğini asla öğrenemedi!

Ergenekon’du, Balyoz’du, KCK’ydı, kimi darbeci, kimi ayrımcı diye asker, sivil,
hatta seçimle iş başına getirilmiş belediye başkanları, kesinlikle güvenirliği
kalmayan suçlamalar, çoğu çakma kanıtlar, yalancı tanıklıklarla içeri tıkıldıkça, hatta porno kasetlerle siyasal partiler tasfiye edilirken, "Ooooh, bir zamanlar tepeleyen, şimdi tepeleniyor!" diye seviniyorlar. Bazılarına demek isterdim ki, "Bu demokrasi yarın da seni döver salak!"

Türkiye’de, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e "baki" ne var, ne kaldı ki "senin demokrasin" dayansın zamana?

“Düşünmek, ‘Hayır!’ demektir”

ALAİN

«G» NOKTASI

Değerli araştırmacı ve siyasetçi Bülent Tanla, 2007 seçimlerinde 42 milyon 799 bin olan seçmen sayısının bu seçimde 52 milyon 700 bin diye açıklandığına dikkat çekerek, çok yerinde saptamalarda bulundu. (Cumhuriyet/Cihan Oruçoğlu, 28.05.2011)
4 yılda 10 milyon seçmen yaratan bu acaip üreme, Anayasa referandumu öncesi farkedilmişti. Bakıyorum, 12 Eylül 2010’dan 12 Haziran 2011’e hız kesmemiş, on ayda 700 bin seçmen daha türemiş!

Liderler oy toplayacağız diye meydanlarda gırtlak patlatıyor. Oysa seçim sonuçlarını insan eli değmeden elektronik ortamda çoğaltılan bu “tüp oylar” belirleyecek.

Acaba CHP ve MHP bu çoğalmayı araştırdı mı? YSK laboratuarlarını soruşturdu mu?

On milyon seçmenlik artış açıklanmadığı takdirde, boşuna soluk tüketiyorlar çünkü…