YİNE BANA HÜSRAN, BANA YİNE HASRET VAR…

Başlıktaki sözler hemen anımsanacağı üzere, Kayahan’ın bir şarkısından alınma.

Tek derdi modern yaşam biçimi olan çevrelerde, her seçim sonrasının yazgısı,
12 Haziran Milletvekili seçiminde de değişmedi.

Bir tanıma göre “dokunsan ağlayacak, teneke çalsan oynayacak” karaktere
sahip halkımızın yarısı seçim gecesi sevincinden oynarken, yarısı uğranılan
düş kırıklığı nedeniyle ağlayacak durumdaydı.

Ortaya çıkan seçim sonuçları ve yaşanan düş kırıklığı birçok bakımdan değerlendiriyor.
Partiler arasındaki oy dağılımıyla ilgili öznel ve nesnel onlarca gerekçe ileri
sürülüyor…

Sanıyoruz, tüm araştırmacıların üstünde durduğu ve merak ettiği soru şu: insanlar
oy kullanırken, siyasal tercihlerini belirlerken hangi güdülerin etkisinde
davranıyor ve neleri dikkate alıyorlar?

Bu soruların kesin ve doğru yanıtını bulmak çok kolay değil. Ancak içinde
yaşadığımız toplumun sosyolojik gerçekliklerinden, siyasal tarihinden yola
çıkarak bir takım tezler ileri sürmek mümkün olabilir diye düşünüyoruz.

Yapılan araştırmaların ve güncel gözlemlerin ortaya koyduğu gerçeklik; toplum
yapımızda, Osmanlının son dönemlerinde başlayan doğu / batı eksenindeki ayrışmanın
keskinleşerek sürmesi, yaşam biçimi bakımından modernler ve muhafazakarlar
olarak ikiye ayrışmanın belirginleşmesidir.

Aydınlanma felsefesini kendisine ilke edinen Cumhuriyet devrimi, batılı tarzda
(laik-modern) bir yaşam biçimini hayata geçirmek için büyük çaba gösterdi.
Sonuçta, laik/modern yaşam tarzı bugün toplumun %25-30 civarında bir kesiminin
vazgeçemeyeceği bir tercih haline gelebildi.

Toplumun geriye kalan %70-75 kadarı ise şu yada bu nedenlerle, geleneksel
ve dinsel referanslara bağlı yaşamayı tercih etti. Moderniteyi içselleştiremedi.
Hatta reddetti. Elbette muhafazakar kesim içerisinde cumhuriyetten, modern
yaşam tarzından, en azından “biçimsel olarak” etkilenen bir kesim oluştu. ‘Gelenekselci
muhafazakar olarak adlandırılan bu kesimin değer yargıları ve yaşama biçimi
ortalama Türk tipolojisine uygun iken, muhafazakarların çoğunluğunu ‘dinci
muhafazakar olarak adlandırılan ve yaşam tarzında dinsel referansların baskın
olduğu, toplumun en yoksul ve eğitimi en az olanlarını içinde barındıran bir
kesimi oluşturdu. Yapılan araştırmalar, gelenekselci muhafazakarların oranının
%33, dinci muhafazakarların oranının %37 civarında olduğunu ortaya koymaktadır.
[1]

Özellikle 12 Eylül 1980 darbesinden sonra başlayan ve son 8-9 yıldır AKP döneminde
dozunu artırarak sürdüren muhafazakarlaşma eğilimi nedeniyle, toplumun muhafazakar
kesimini oluşturan bu iki gruptan dinci muhafazakar kesimin oranı artarken,
eskiden Adalet Partisi ve devamı olan Doğru Yol Partisi (Süleyman Demirel)
çizgisi önemini yitirmeye başladı. Gelenekselci muhafazakarlık hızla eridi.
Dolayısıyla eskiden orta direk olarak da tanımlanan kesim kan kaybederek, toplum,
modernler ve dinci muhafazakar kimlikler çevresinde kümelendi.

Sonuçta, yaşam biçimi tercihine göre toplum ana olarak ikili eksende, modern
/ muhafazakar (dinci)  ekseninde ayrışırken (ister Kürt /Türk ikilemi, ister
Alevi/Sünni ayrımı, isterse laik /anti laik ayrımı şeklinde ) temel çelişkinin
değişkenlik arz ettiği, kimliklere göre üretildiği, sosyo ekonomik değerlerin
ikincil (tali) kaldığı bir toplumsal yapı karşımıza çıktı. Böyle bir siyasal
antropoloji içerisinde 12 Haziran seçim sonuçları, yüksek beklenti içinde olan
modern (sol) kesimde ister istemez hüsrana yol açtı.

Din olgusunun Sovyetler Birliğinin çökmesinden sonra sadece Türkiye’de değil,
tüm dünya ölçeğinde etkisini artırması, kapitalizmin, kendi siyasal amaçlarını
gerçekleştirmek için din olgusunu sürekli pompalaması, bu çerçevede cemaatçi
yapılanmanın körüklenmesi,  toplumun en örgütlü ve disiplinli kesiminin cemaatçi
yapılanmalar olması, kültürel kimliklerin etkisini kaçınılmaz olarak artırdı.
Bu nedenle din olgusu, modern yaşam tarzından yana olan kesim ile muhafazakar
kesim arasında en belirleyici etken, en önemli unsur haline geldi.

Sosyo – ekonomik açıdan bakıldığında ise göze çarpan en önemli husus, sermayenin
önemli ölçüde el değiştirmiş olmasıdır. İslami sermaye adı altında yüksek miktarlara
ulaşan para, özellikle kitle iletişim araçlarının neredeyse tümünü ele geçirerek
toplumun zihinsel değerlerini büyük ölçüde denetim altına aldı. Yoksullara
yapılan yaygın ayni yardımlarla yaratılan “yardımseverlik” duygusu, siyasal
iktidara karşı bir “vefa” duygusuna dönüştürüldü.

Bilindiği üzere, insanların soyut düşünme becerileri ancak eğitim durumuna
bağlı olarak gelişir. Eğitimi az kesimler somut düşünürler. Bu kesimlerde;
görsel olarak süslenmiş, gerçekleşip gerçekleşmeyeceği veya neye yarayacağı
belli olmayan “çılgın” projelerle kolay eşleştirmeler yaratmak mümkün olabilmektedir.
Karın doyurmayan özgürlük, insan hakları, hukuk devleti, demokrasi vb gibi
değerler yerine; açılacak kanallar, havada uçan füzeler, helikopterler, uçaklar,
tanklar, hızlı trenler, yükselen şehirler vb. projeler hayranlık uyandırmakta,
insanların siyasal tercihleri üzerinde etkili olmaktadır.

**Dolayısıyla 12 Haziranda yapılan seçimde Sosyo-ekonomik **(gelir dağılımı bozukluğu, işsizlik, sosyal sınıf gerçeği vb.)**gerekçe ve nedenler değil, Sosyo kültürel **(kimlik değerleri, din olgusu, eğitim vb.)**gerekçe ve nedenlerin birinci derecede etkili olduğu gerçeğini görmemiz gerekiyor.**

Artık kaba milliyetçi tutumlar da etkisini yitirmektedir. Bu seçimde (Türk
ve Kürt ) milliyetçi oyların toplamı %20 civarındadır. Ne kadar baskı uygulanırsa
uygulansın, ya da ne denli popüler olursa olsun Kürt milliyetçiliğinin etkisinin
sanıldığı kadar yüksek olmadığı, %7-8 civarında oyu geçemediği bir kaç seçimden
beri görülmektedir. Türk kimliği üzerinden milliyetçilik de tek başına oy getirmemektedir.
Tepki oylarıyla ulaşılan azami oy oranı %13 dür. Kaldı ki milliyetçi oylar
genel olarak muhafazakar kesimle özdeşleştirilebilecek nitelikte oylardır.

Sonuçta muhafazakarların (sağın) temsilcisi AKP, %70 lik bloktan %50 oy alabilmiştir.
Modernlerin (solun) temsilcisi CHP ise %30 luk bloktan %26 oy alabilmiştir.
Böyle bir tabloda solun, modern yaşam tarzından yana olanların, %30 oy oranını
aşmalarının çok zor olduğunu, muhafazakar blok parçalanmadıkça iktidar olmanın
mümkün olamayacağını görmek gerekiyor.   

Kaldı ki; tembel, kendisinden başkasıyla hesaplaşmaya girmeyen, topluma tepeden
bakan, eline geçen yönetme şansını iyi kullanamayan, kadroları iyi oluşturulmamış,
beceriksiz örgüt modeli ve yapısıyla modern yaşam biçimi savunuculuğu,  yoksulun
cebine, midesine ve gözüne dokunacak somut çözümler ve projeler ortaya koyamıyor.

Ayrıca, ne kadar siyasal bilinç taşıdığı meçhul okumuş kesimin (!) bıktıran
tartışmaları, kayıkçı kavgasına dönüşen kısır iç çekişmelerle zaman yitirilmesi
ve oy kullanamama beceriksizliği (Tuncay Özkan için kullanılan on bin kadar
oyun basit nedenlerle geçersiz sayılması) sorunun üzerine tuz biber ekiyor.

Özetle, Türkiye’nin siyasal antropolojisi ve seçim sonuçları, iki blok arasındaki
aşırı oy dengesizliği sürdükçe demokrasinin sağlıklı bir yapıya kavuşamayacağını
ve yeni siyasal okumalara ihtiyaç olduğunu ortaya koyuyor.

Sonuç yerine geçmek üzere, şarkı sözü ile başladığımız yazıyı Hilmi Yavuz’un
şiirinden alınan iki dize ile bitirelim.

 “Hüzün ki en çok yakışandır bize,

Belki de en çok anladığımız …”

***

[1] Bekir Ağırdır, Sosyal Demokrat Aylık Siyasi Dergi, Ocak 2011, sayı 1 s.29-30