AMERİKA’NIN SESİ, TÜRKİYE’NİN NEFESİ

Bugün madem pazar, Roland Dumas’nın « Darbeler ve Yaralar » başlıklı anılar
kitabından Türkiye’nin bugünkü konumuna da ışık tutan, saf siyasal bir alıntı
yapmakta da yarar var :

«ABD’nin Avrupa’daki Türk çıkarlarını  kollamakta gösterdiği istikrar ve
azim, beni hep şaşırtmıştır. Obama’dan önceki üç Amerikan başkanı, zaten NATO üyesi Türkiye’nin AB’ne katılımını bizzat Avrupa’ya kadar gelip savundular.

Haritaya bakıldığında, Avrupa kıt’asının güneyden (Türkiye) ve batıdan (İngiltere) ABD’nin arka üslerini oluşturan iki savunma sistemi tarafından çevrildiği rahatça görülür. Askeri deyişle, Avrupa bu yöntemle kıskaca alınmıştır. Kıskaçtan amaç kuşkusuz güvenliği sağlamaktır, ama Amerikan güvenliğini sağlamak!

Amerika’nın Sesiyle yapılan tüm propagandalar, Türkiye’den yayılır. Dev bir
Amerikan kıskacının iki dişlisiyle korunan Avrupa’da güçlü ve bağımsız bir
bütünlük sağlanabilir mi ? Bu soru, ülkenin (Türkiye’nin) giderek daha çok
Osmanlı’ya özenip imparatorluk özlemi çektiğini bilmeme karşın, beni dinler
tarihinden daha çok ilgilendiriyor.      

ABD’nin Avrupa üzerinde sürekli baskısının en çarpıcı örneklerinden biri,
13-14 Nisan 1992’de Türkiye’ye gerçekleştirilen devlet ziyaretinde yaşandı.
Bu ziyarette, Cumhurbaşkanı Mitterrand’a eşlik ediyordum. Bizi oldukça mütevazi makamında kabul eden Cumhurbaşkanı Özal, Mitterrand ve eşinin Kürtlere duyduğu ilgiyi bildiğinden, Türkiye’de bu azınlığın diğer yurttaşlarla eşit haklara sahip olduğunu savunan uzun bir söylev çekti. François Mitterrand, nezaketle dinliyordu. Turgut Özal, sözlerini : «Türkiye AB ile Türki cumhuriyetler arasında köprü olup, Orta Asya’da yükselen fanatik dinciliği önleyebilecek yegane güçtür,» diye sürdürdü.

Görüşmelerle geçen resmi akşam yemeğinden sonra, gece yarısı Vedrine’in (cumhurbaşkanlığı genel sekreteri) acil uyarı telefonuyla uyandım : Amerikalılar, Saddam’ın 1988’de Kürtleri katlettiği bölgeye yoğun askeri yığınak yaptığı iddiasıyla Kuzey Irak’ı bombalamaya karar vermiş, bizden Türkiye’deki üslerde konuşlanan 8 savaş uçağımızla harekata dahil olmamızı istiyorlardı. Kahvaltıda durumu ilettiğim Cumhurbaşkanı Mitterrand, derhal Paris’le temasa geçerek Fransız Hava Kuvvetleri’nin Kuzey Irak’ta hiç bir operasyona katılmasına izin vermeyeceğini bildirmemi istedi. Telefona sarıldım. Ancak sırada Ayasofya ziyareti vardı. Mabedi bir kulağımda
telefon, peşinde görmeyen gözlerle gezdiğim Mitterrand, bir ara kulağıma eğilip : «Tarihin en büyük katliamlarından biri, işte burada yapıldı. Konstantinopolis’i alan Türkler, önce buraya sığınan Hristiyanları katlettiler ve ardından Süleyman, mabede atıyla girdi…»* diye fısıldadı.           

Ayasofya’da Mevlevi dervişlerin büyüleyici semasını izlerken, Savunma Bakanı Joxe’tan bir telgraf geldi. Amerikalıların Kuzey Irak’ı bombalamak istemini doğruluyordu. Cevaben « Cumhurbaşkanının izni yok ! » telgrafı çektirip, daha fazla bilgi almak için Türk mevkidaşım Çetin’e başvurdum. Hikmet Çetin, sonunda itiraf etti : Amerikalılar bir hafta önce Ankara’dan hava/kara misillerini silahlandırmak izni istemişlerdi. Türkleri, Kuzey Irak’a askeri yığınak yapıldığına ve konuşlanan radarla donatılmış otomatik füzelerin, bölgede uçan Amerikan uçakları için büyük tehdit oluşturduğuna temin ediyorlardı. Dolayısıyla avcı uçaklarının silahlandırılması elzemdi. Kuzey Irak’a yapılacak operasyon Türklere sanki Amerikan, Fransız ve İngiliz işbirliği gibi sezdirilmişti ki, Paris onay vermediğine göre, bu yanlıştı.

Topkapı’yı da kulağımda telefon, görmeden dolaştım. Boğaz’ı gezdiren şahane bir teknede verilen öğle yemeği sırasında kaybolup , bir kabine kurulan uydu telefon sistemiyle, ayrıntılı bilgiye nihayet ulaştım : Meğer Türkler, Kuzey Irak’a hazırlanan Amerikan harekatını başından beri biliyor ve Ankara’dan istenen izni çoktan vermişler…Ne var ki aynı gece, yapılacak harekattan Iraklıları da haberdar etmişlerdi. Böylece Saddam, bölgeye kurduğu üssü söktürmeye başlamıştı bile. Başta Mitterrand, hepimiz rahat bir soluk aldık.»

*Cumhurbaşkanı Mitterrand, tarih meraklısı gerçek bir entellektüel olup Fatih
Sultan Mehmet’i, Kanuni Süleyman’la karıştırması olası değildir. Roland Dumas’ya yarı cahil dememin nedeni işte bu, sevgili okurlar. Dumas, oportürist ve çapkın politikacı kimliğiyle de başka bir yazının konusu olmaya aday.

"Muhalefet yaptığım ilk hükümet, anneminkiydi!"

GUY BEDOS

«G» NOKTASI

Danielle Mitterand’ın epeyce kabarık çapkınlık listesindeki «jimnastik aşkı»nın nasıl bittiğini çarşambadan beri merak edenler için, işte size R.D.’nin kaleminden öykünün sonu:

«Jean, biraz safdil, ama çok yakışıklı bir erkekti. Danielle’in yanısıra, başka maceraları da vardı. François Mitterrand cumhurbaşkanı seçilip Elysee Sarayı’na taşınmak zorunda kaldıklarında, ondan ayrılmak Danielle’e çok acı geldi. Bir süre sonra Jean’ın gönlünü yeniden kazanmak istedi, ama başarılı olamadı. Köprünün altından sular akmış, Jean hayatını onsuz düzenlemişti. Ama ikilinin aşk macerası, Paris’i turlamıştı bu arada…»