İSMİ LAZIM DEĞİL

Ne kadar uzak kalmak isteseniz de olmuyor. Gazete bile okumasanız, en can
alıcı haberler sizi cep telefonunuzdan buluyor. E-Posta adresinizde yakalıyor.
Hele bir sosyal medya ağının içindeyseniz, tüm haberlerin göbeğindesiniz demektir.

Kulaklarınızı da tıkasanız, gözlerinizi de kapasanız faydasız.

Ekim ayı da böyle başladı işte. Sevimsiz haberleri peş peşe almaya, okumaya,
duymaya başladık.

Umudunuzu yitirmemek için, okumaktan bile vazgeçtiğiniz türdeki haberler eskiden
gazetelerin üçüncü sayfalarında yer alırdı artık hepsi ana sayfadalar, ana
manşetteler!

Yere yığılmış bir kadın. Sırtına saplanmış bir bıçak. Daha odama yeni girmiştim,
masamın üstünde karşılaştım bu tabloyla. Koltuğa oturamadan kalakaldım. Öyle
bir ses çıktı ki boğazımdan, o sesi bir daha taklit bile edemem. İğrenmek ve
korkmayı birbirine karıştırın üstüne de kızgınlık fiilinin en ağırını ekleyin,
işte tam buydu içimden çıkan gürültü. O kadar ki, fotoğrafın sahibinin ismi
kafama yerleşmesin, ezberlenmesin diye okumadım tüm detaylarını. Gölgeledim
tüm yazılan, çizilen isimleri. Zihnimde hasar bırakan o görüntünün kimliğini
dahi bilmek istemedim.

Aynı gün başka bir haber de, transseksüel kardeşini yaptığı seçim uğruna öldüren
bir ağabeyle ilgiliydi. Uzun zaman aramış kardeşini öldürmek için. Bulamamış.
Ancak hasta olduğunu ve hastanede yattığını bildirenler bu acımasız katliama
ve insanın içini dağlayan bu manzaraya ortak olmuşlar. Çünkü bu ölümle aklı
sıra kendi günahlarının da affedildiğini, yetmez namuslarını da temizlediklerini
düşünüyor bu zavallılar. Bu haber de memleketimin gerçek manzaralarından bir
başka şiddetin, ayrımcılığın altına sağlam bir parmak basıyordu.

Yine aynı gün, artık nefes alacağım bir konu ararken gözlerim, bizi sadece
ülkemizde değil yurtdışında da üstün başarıyla temsil eden ünlü piyanistimizin
sövmelerine tanık oluyor. Gerçi bu ilk karşılaşmam değil kendisinin sağa sola
savurduğu hakaretlere. Bir sanatçıyı, sanatıyla özdeş kılmak istiyorsunuz onunla
bir görmek istiyorsunuz. Hele klasik müzikle uğraşan, dünyanın en önemli bestecilerinin
eserlerini kendine has bir yorumla çalan bu kişiyi magazin sayfalarında yer
almasını hiç beklemiyorsunuz. Söylemine, yorumuna, açıklamasına hepsinden öte
yaptığı işe saygı duymak istiyorsunuz. Ancak o, hiçbir neden yokken, ona sorulmamışken
konuşuyor da konuşuyor. Yandaş arıyor. Kendi adına gündem yaratıyor. Hem de
bu gündem, Türkiye’de, yurtdışında yine milyonlar tarafından ayakta alkışlanan
diğer sanatçı arkadaşları hakkında yaptığı fütursuz yorumlardan oluşuyor.

Ayrı başlıklardı, ayrı acılardı, apayrı konulardı ancak hepsi içimdeki ismi
lazım olmayan manşete imzasını attı:

Kargaşanın içinde kalmayınca, tutup seni kolundan iterler
Yaygaraya kulak vermezsen, soyuna sopuna küfrederler
Böyledir bizim memleket, Manço’nun hemşerisine benzemez
Böyledir bizde eziyet, kadının sırtına o kör bıçağı gömer
Namussuz olan sensin
Cahil olup kalan sensin
Kardeşliğin de hiç hükmü yok
Ölümün hükmünü de veren sensin
Kendini Tanrı bilip de sayan sensin
Bu ne biçim manşet içim acıyor!
Bu nasıl bi’ vahşet yürek yakıyor!