UTANMAK ZAMANI

« Yurt » sözcüğünün vatan demek olduğunu, çocuk yurdu, öğrenci yurdu gibi tanımlarda
da barınak ya da korunak anlamına geldiğini bilirsiniz.

Peki, öz be öz Türkçe bu sözcüğün nereden geldiğini, neye « yurt » denildiği
için zamanla vatan, barınak ve korunak kavramlarına şemsiye açtığını, bilir
misiniz?

Türk ve Moğolların göçebe çadırıdır, yurt. Kırgızistan’dan Kazakistan’a Orta
Asya halklarının yarıya yakınının günümüzde bile barınağı olan yurt, içinde
yaşayanları step ikliminin kışın dondurucu soğuktan, yazın kavurucu sıcaktan
en etkin biçimde koruyan, çok kısa sürede sökülüp kurulabilen, ahşap iskeletli
bir çadırdır. « Mobil mimari »nin atası bu çadırlar, birer ergonomi mühendisliği
harikasıdır. 

Yörük Türkleri, Anadolu’ya getirdikleri geleneksel yurtlarını Osmanlı döneminde
de kullandı. Zaten dünyaca ünlü Osmanlı Hümayun otağları da bu yurtların «
haşmetli » repliklerinden ibaretti.

***

Deprem sonrası Van ve Erciş’e yeterli sayıda çadır gönderildi de mi yağmalandı,
yoksa Somali’den Libya’ya ellere dağıtmaktan mı elde avuçta kalmadı, bilemiyorum.
Zaten Kızılay’ın kurduğu çadırlara da gülmek mi, yoksa ağlamak mı gerekir,
onu da bilemiyorum: Kimi sağa yatmış, kimi sola. Doğru duranı da derme çatma,
üstünden soğuğu, altından yağmuru geçiriyor… İrlanda’nın göndereceği ve elbette
depremzedelerin tamamına nasip olmayacak « kış koşullarına dayanıklı çadırları
» beklerken umutla ; ister istemez, « Bu devlet, bu halk, ne zaman yitirdi
binlerce yıllık barınak belleği, çadır çatıp yurt kurma geleneğini ? » diye
düşünüyorum.

Kızılay’ın yılda 12 bin ila 15 bin adet ürettiği çadırlara bakıyorum, ne yurt,
ne otağ dehasından eser kalmış. Bedevi Arapların daha basit çadır tekniğine
bile yaklaşamamış. 

En iyi bildiğimiz göçebeliğin barınak ustalığını unuturken, yerleşikliğin mimari kalıcılığını da edinmemişiz.

Bu ülkede devletin tepesinden halkın tabanına, yerleşik kalıcılığa ilişkin
en küçük bir zeka gelişmiş, gelenek, görenek edinilmiş olsa… 

Görünen ve görünmeyen faylarla örülü bu deprem ülkesinde, 1999’dan beri toplanan
deprem vergisi, gerçekten depreme hazırlık ve dayanıklılık için harcanırdı. 

Van’a İsrail’in gönderdiği yalıtımlı ve tam teçhizatlı prefabrik evlere bakıp,
bizim Kızılay’ın yalıtımsız dört duvardan ibaret kutularına ağlamak, hele hele
bu kutuları Mevlana Evleri diye anmaktan utanç duymak gerekmezdi! 

Van, kent merkezinde 360 bin 810 kişinin yaşadığı ve yıkılan Erciş dahil 12
ilçesiyle birlikte toplam 1 milyon 50 bin nüfuslu bir ilimiz.

Doğrusu ben bile Endonezya’dan Pakistan’a çadır kuran, Filistin’den Somali’ye
yardım yağdıran, Libya’dan yurttaşlarını rekor zamanda tahliye edebilen ve
Arap ülkelerinin hamiliğine soyunup « Emperyal Devlet » kılığına giren AKP
iktidarının, felaketin büyüğüne değilse de küçüğüne hazırlıklı olduğunu sanıyordum! 

Dünyaya salınan afır tafır bir yana, hükümetin hiç olmazsa nüfusu 1 milyonu
aşmayan bir ilin deprem sonrasını yönetmek ve yaralarını tek başına sarmakta
zorlanacağına hiç ihtimal vermedim. Hatta iktidarın ilk gün yaptığı « dış yardıma
gerek yok » açıklamasına dayanarak, ben de dış basına göğsümü gere gere, «Türkiye,
Van’daki deprem felaketinin üstesinden tek başına gelecek güçtedir, » falan
dedim.

Ne kadar budalaymışım… 

Meğer 15 milyonluk İstanbul depremine hazırlanmayan bir devlet zihniyeti, elbette
1 milyonluk Van depremine bile hazır olamazmış. 

Meğer İstanbul’da deprem sonrası sığınılacak meydan, çadır kurulacak boş alan
bırakmayan bir yönetim zihniyeti, Van’daki gibi boş alan olsa da ne yeterli
sayıda, ne de kalitede çadır üretip dağıtabilirmiş. Zaten Mevlana Evleri de
haceti bayıra salıp yıkanmak ihtiyacı duymayacak afetzedeler için yapılırmış. 

Bu deprem salt Van ilimizi değil, 11 ülkeye el açan iktidarın « emperyal devlet
» tafrasını da yıktı.

"AKP’nin kararı doğrudur : Yitirilmiş cumhuriyetin bayramı
olmaz."
ANONİM BİLGE

«G» NOKTASI

Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, « deprem vergisi »nin duble yol, eğitim ve sağlık hizmetlerine harcandığını açıkladı. Basın, açıklamayı « vergilerin amaç dışı kullanıldığına » ilişkin itiraf diye yorumlayıp Bakan Şimşek’i diline doladı.

Oysa 16 Ekim 2005’te, yine AKP’li Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, aynı gerçeği : «Milleti aldatmanın alemi yok. Almışız deprem vergisi diye. Yıllardır devam
ediyor. Ne deprem vergisi? Resmen bütçe ihtiyacı için toplanan vergilerdir
bunlar», sözleriyle açıklamıştı. 

1999’dan günümüze 28,4 milyar tutarında bir fon oluşturması gereken «deprem vergisi» eğitime harcansaydı, hiç olmazsa yurttaşlık bilincinde Japonya olur, millet çadır için birbirinin gözünü oymaz, yardım kamyonları yağmalanmazdı. 

Kamu sağlığına harcansaydı, herhalde devlet hastanelerinde ne sağlık çalışanları böyle sömürülür, ne de hastalar bunca sürünürdü. 

Duble yollar da bu kadar para etmeyeceğine göre…

Bence doğru itiraf, Unakıtan’ınki: Deprem vergisi bütçe açığına yama, seçim
yatırımlarına mama.