SANATÇININ ŞEREFİ

“Engellerim nedir? Çatallı sesim, kısa boyum, acemi hareketlerim, eğitim ve
kültür eksikliğim, dobralığım, silik kişiliğim. Sesimi değiştirmem olanaksız.
Başvurduğum tüm hocalar, şarkı söyleme, diyorlar. Oysa gırtlağımı yırtmak pahasına söyleyeceğim. Küçük bir ondalıktan başlayarak üç oktava kadar çıkabiliyorum. Sesimi saran sise rağmen klasik bir şarkıcı olabilirim…”

1950 yılında, boş salona bir konserden sonra yeteneğinin muhasebesini kağıda böyle açık ve dürüstçe dökebilen Charles Aznavour, bugün dünyanın sayılı sanatçılarından biridir, sevgili okurlar. Şairdir, çünkü yazdığı her güfte birer şiirdir. Bestecidir, çünkü müziklerini de yapar. Sesinin sisi, şarkılarına sözlerin dilini bilmeyen insanların bile içini titreten bir tını eklemiştir. Üstüne üstlük, çok da iyi bir sinema oyuncusudur. 

1924 yılında Paris’te Gürcü Ermeni bir babayla, Türk Ermeni bir anneden doğan Şahnur Varinag Aznavuryan, atalarının vatanı Ermenistan’a o kadar yardım etmiş ve “soykırım davası”na öylesine sahip çıkmıştır ki, Erivan’da Charles Aznavur adını taşıyan meydana anıtı dikilidir… Zaten kendisi de halen Ermenistan’ın İsviçre’deki resmi temsilcisi, Cenevre Büyükelçisi.

Yıllarca “Ermeni Soykırımı” yasalaşsın, Türkiye tanımak zorunda kalsın diye
ABD’den Fransa’ya dört dönen Aznavur’a biz Türkler hiç kin beslemedik, çünkü sanatını seviyorduk. Hatta hasımlığına bile saygı duyduk. Çünkü dünyada onun kadar ünlü bizden biri, benmerkezci ve oportünist Orhan Pamuk’un Türkiye’yi nasıl savurduğuna bakıp, Charles Aznavur’un atalarının anısı ve yurdunu dişleriyle tırnaklarıyla savunmasına ancak gıpta edebilirdik! 

Ne olduysa oldu, işte bu Aznavur bir kitap yazdı ve eylül ayında Fransız televizyonuna, ekim ayında Fransa’da yayınlanan “Nouvelles d’Armenie” dergisi için Ara Toranyan’a verdiği röportajda ; Ermenistan ve diaspora Ermenilerini çok kızdırırken Türkiye’yi kollayan bir söylemle çıktı karşımıza.

1970’ten öteye ülkemizde konser vermeyi bile reddeden sanatçı: “Soykırım rahatsız edici bir sözcük ve beni de rahatsız etmeye başladı. Eğer Türkler soykırım sözünden rahatsızlık duyuyorsa, başka bir kelime bulunsun, Türk hükümeti Ermenistan’la diyalog kurabilsin, sınırlar açılsın!

Hayalim Türkiye’yi ziyaret etmek. Ben Türk halkı için hep iyi şeyler söyledim.Türkiyeli hiç bir Ermeni de aksini söyleyemez. Türkiye’nin siyasal tutumunu sevmeyebiliriz, ama halkını ayrı yere koyarız,” diye konuşup yazıyor, artık…

Türklerin, Ermeni trajedisini kabullenmekte niçin bu kadar zorlandığına ilişkin bir soruya verdiği yanıt ise gerçekten şairane: “Biz Hristiyanlar, içki içerken ‘sağlığa’ kadeh kaldırırız. Yahudiler ‘yaşama’ derler, Türkler ‘şerefe’… Sanırım sorun burada. Türklere, şerefin karşılıklı olduğunu anlatmamız gerek. Şeref, sadece tartışılmaz ve dokunulmaz bir kavram değildir. Doğru olanı kabullenerek gençlerin alnına silinmez bir leke bırakmamak da şereftir.” 

Türkiye’nin batıya açılabileceği yegane sınırı kapattığı Ermenistan, bugün
yoksulluk ve muazzam bir mafyalaşmanın pençesinde, Charles Aznavur’un deyişiyle “ikinci kez can cekişen” bir halkın ülkesi. 3,6 milyonluk resmi nüfusu, yoksulluk ve mafyadan kaçanların yoğun göçüyle halen 2,3 milyondan fazla değil. Kendisine en büyük yardımları yapan Aznavur’a göre Ermenistan yönetiminin “soykırım” kelimesinde ısrarı, toprak talebi gibi gerçekdışı takıntıları, bu ülkenin sonunu hazırlıyor.

Sanatçının, asıl Ermenistan yönetiminin sabit ve uçuk fikirlerini hedef aldığı
bu röportajlara, Türkiye’de yalnız Ali Sirmen Cumhuriyet’teki köşesinde (15.09.2011) ve Zaman gazetesi dikkat çekti. 

Oysa komşularımızla “sıfır sorun”dan hepsiyle kavgalı hale geldiğimiz bir zamanda, hiç olmazsa Ermenistan’la el sıkışmak için Ermenilerin en ünlüsü, Türkiye’ye argüman veriyor, el uzatıyor. Umarım devlet katında da farkedilmiştir.

“Affeden ya da af dileyen insan, kendisinden daha yüce bir gerçeğin
farkına varmıştır.”
PAPA II. JEAN PAUL

«G» NOKTASI

Adı, Osmanlı’nın batık şafağını attıran Türkiye Cumhuriyeti’nin müjdesi, soyadı çöllerde unutulan Türkçe’nin yeniden yeşermesiydi: TANAYDIN BARKAN.

Oysa Sadrazam Kamil Paşa’nın torunu Zekiye hanım ile Karaburun Kaymakamı Emrullah beyin biricik oğlu olmakla, Osmanlı’nın hasıydı. Ve kuruluşundan yalnızca üç yıl sonra doğduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin mucizelerine inanmış, ülküleriyle yetişmiş, devrimlerine adanmış katıksız bir laik, kusursuz bir cumhuriyetçi olarak yaşadı, çocuklar, torunlar yetiştirdi ve öldü.

Okumayı söktüğü günden, son soluğunu verdiği güne kadar Cumhuriyet gazetesi okuruydu. 

Kimseye elini öptürmezdi. Enver Paşa’nın Orta Asya’ya Büyük Turan’ı “kurmaya” gönderdiği beş Osmanlı’dan biri ve T.C. Malatya milletvekili Emrullah Barkan’dan öyle görmüştü. 

Şehit Er Ersin İlköğretim Okulu’na gönüllü yazılıp çocuklara “maket uçak yapımı” öğretmeye ve onları havacılık müzesine götürmeye, AYJET Havacılık Okulu’nda uçurmaya başladığında, 83 yaşındaydı.

TANAYDIN BARKAN, benim enişte diyemediğim için “Ebücüm” diye çağırdığım öteki babam, ufkumu aydınlatandı. Ailecek sonsuz acımız…

Onu ışıklara uğurluyoruz.