DERSİMİZ DERSİM

Ülkemizin yakın tarihi o kadar büyük “bilinmezliklerle” dolu ki, hepsini bir
özel ansiklopediye toplayıp kapağına da şu başlık atılabilir:

“Tarih-i Meçhul!”

Yakın tarihin hangi sayfasını çevirseniz altından bir kanlı dönem çıkıp yüzümüze
çarpıyor. 

CHP Tunceli milletvekili Hüseyin Aygün’ün “muhtemelen Atatürk de Dersim olaylarından
haberdardı” demesiyle birlikte gündem yeniden tarih dersine döndü. Ama bu konuda
esas başarı CHP’li dokuz milletvekilinin “Dersim İsyanı” olarak markalanan
basın toplantısındaydı:

-Hüseyin Aygün Disiplin Kuruluna verilsin! 

Aslında fena olmuyor bu tarz gelişmeler. Toplum bilgilenme ihtiyacı içinde
olduğunu fark ediyor:

-Abi Dersim’de ne olmuştu?

Hep birlikte öğreniyoruz, 1937-38’de Dersim’de Kürtler isyan mı ettiler, canlarına
kasteden bir harekata karşı kendilerini mi korumak istediler?

Şimdiye kadar tarihte “Dersim İsyanı” tanımlaması vardı. Dersim kökenli devrimci
Kürt-Alevi-Kızılbaş ailelerin gençleri bile böyle kavramışlardı tarihin o dönemini…
Dersim üzerine bir de belgesel film yapan (Dersim’in Kayıp Kızları) Nezahat
ve Kazım Gündoğan ile geçen gün bu konuyu konuştuk. Kazım Gündoğan büyük bir
içtenlikle “Biz bile Dersim İsyanı şeklinde telaffuz ediyorduk” diyerek bölgede
yaşadıklarını şöyle anlatıyor:

-Baba siz de isyan etmişsiniz ama…

-Yok oğul vallah billah biz isyan etmedik. Devlet geldi, vurdu bizi…

-Siz de silaha sarılmadınız mı?

-Yok sarılmadık, biz silahlarımızı önceden verdik. Devlet sonra vurdu. Oğlum
siz bu devleti bilmezsiniz, neler yaptı neler!!!

Dersim’in Kayıp Kızları işte bu söyleşiler sırasında ortaya çıktı… Çünkü Dersimliler
öyle korkmuşlardı ki, ağızlarını bir daha açmak istemiyorlardı. Bu yüzden Dersim
tarihe gömüldü. 

O yıllarda yaşananlar sadece Dersimliler tarafından anlatılıp ortaya atılsa
“iddia edildi” dilerek geçebiliriz. Ama bizzat yapanlar bile açık olarak itiraf
ediyorlar:

-Çok kötü şeyler yaptık!

Bazıları daha da fazlası olduğunu belirtiyorlar. Mesela eski hava kuvvetleri
komutanı Muhsin Batur, genç bir subay olarak katıldığı 1938 Dersim’de yaptıkları
için “yaşantımın bu bölümünü anlatmaktan kaçınıyorum” diyor anılarında…

Dersim araştırmaları ile ünlenen yazar Cemal Taş’ın bir sahafta bulduğu Dersim fotoğrafları var. Dersim Harekatına katılan askerlerin çektirdiği bu fotoğrafın arkasına “12 Ağustos 938… Dersim: Paker üzeri Demirhan mağarasının karşısı, burada 21 kişi iki gün kaldık. Arkada görülen Munzurdur” diye tarih de düşüldükten sonra son satırında şu bilgi yer alıyor:
“Günlerce Kürt leşi taşıdı!”

Başlık: ‘Ne Mutlu Türküm diyene!’

Türkiye Cumhuriyeti kurulurken Türk olmanın “cazibeleri” de sıralandı. Bir
ikna süreciydi. Türk kökenli olanlar açısından her hangi bir sıkıntıya sebep
olmadı “Türk’ün üstünlüğü” meselesi… 

Sonraki yıllarda insan okur-yazar hale gelince bu ırk temeline dayalı yükselişin(!)
fazla çağdaş olmadığı konusunda fikirler ileri sürdüler:

-Türk olmayanlar ne halt edecek?

Yeni devletin kurucuları arasında özel ve önemli bir yere sahip olan Adalet
Bakanı Esat Mahmut Bozkurt onu da 1930’da açıklayacaktı:

-Öz Türk olmayanların Türk vatanında bir hakkı vardır: O da köle olmaktır,
hizmetçi olmaktır!

Cumhuriyet’in temelleri böylesi bir ırkçı çimentoyla atıldığından aşağıdaki
tarihi cümlenin anlamı söylendiği kadar kapsayıcı olamadı: 

-Ne mutlu Türk’üm diyene!

***

SÖZ
En güzel soru: Nasılsın?

***

ANNEM BEYKOZ’A DÖNDÜ

Geçen haftanın ilk günü (14 Kasım) Sakarya Devlet Hastanesi’nin Yoğun Bakım
Ünitesi’ndeki telefonu açan görevli üzgün bir ses tonuyla “maalesef Nazım Bey”
dedi:

-Seher Teyzemizi kaybettik!

Bir gün önce onu yoğun bakımın özenli yatağında görmüştüm. Her tarafında kablolar
vardı, başındaki akranlara bilgiler aktarıyordu. Her şeyi “iyi” gözüküyordu!
Ama o oğlunu bile göremiyordu. Makineler ve hastanenin olağanüstü çalışan doktorları,
hemşireleri ve sağlık görevlilerinin çabasıyla yaşıyordu. 

Bir gün sonra 17.04’te onlar da yetmez olmuştu Annemin kalp yetmezliğine…

Ertesi gün Beykoz Merkez Camiinde artık acılarından kurtulmuş halde huzur içinde
uzanmış ikindi namazı sonrasını bekliyordu, Beykozlu sevenleriyle birlikte… 

Cami avlusunda toplanan dostların her biri Anne acımıza merhem oldular. Gazi
Yunus Mezarlığına Beykozluların omuzlarında girdi. 

15 Kasım günü, Beykoz’da gelmiş olanlara, telefon edenlere, mesaj gönderenlere
içten bir teşekkürü borcum var:

-Herkese çok teşekkür ediyorum!

Seher Alpman1 Nisan 1932’de geldiği dünyaya 14 Kasım 2011 günü veda etti. Yaşadığı
yöreye kavuştu:

-Annem Beykoz’a döndü!