RESMİGEÇİT

Hiç kolay değil yılların tozunu atmak. Güya bunu ben şimdiye kadar sıkça yaptım
diyordum. Yalanmış.

Yokluğum, sessizliğim diyete girmek gibi bir şeydi bu aralar benim için. Yüklerimden
azalmaya çalıştım olabildiğince. Buna evin altını üstüne getirdim de denebilir. 

Tam buna karar verdiğiniz an, nereden başlayacağınızı bilemezsiniz. Bende de
aynısı oldu. Bir odadan diğerine geçtiğimde yeni bir yığınla karşılaşıp, onda
biraz ilerledikten sonra tamamlanmamış diğerine geri dönmenin ne kadar zor
olduğunu bilir misiniz bilmiyorum.

Aklımda uçuşan on bin kalem iş. Sadeleşmenin içinden çıkan daha onlarca yeni
proje. Atamadıklarım meğerse dağlar olmuş farkına varamamışım. Rahmetli Aysel
Gürel’e çeyrek kala durumundaymışım haberim yokmuş.

Kapının önüne konan, kapıcının bile taşındığımı düşünmesine yol açan sayısızca
çöp torbası. Giriş holüne yayılan, ailemin isimlerine yazılmış ve onların işine
yarayacağını düşündüğüm vazgeçebildiğim eşyalar. İhtiyaç sahiplerine ayrılan
ayrı kutular. Velhasıl daha tamamlayamadım bitiremedim bile. Tek bildiğim şey,
ben yeni yıla yenilenmiş silkelenmiş gireceğim. 

Ektiğim yeni çiçekler. Kumaşlarını yenilediğim koltuklar. Yeniden çerçevelediğim
resimler. Topraklarını havalandırdığım saksılar bile bana şimdiden minnettar.
Orkide bile yerini değiştirdiğim günden üç gün sonra yeni filiz verdi. 

İnanır mısınız, bazı kutuların içinde ne olduğunu ancak açınca hatırladım.
Ne gereksiz bir koleksiyon meraklısıymışım. Bu kadar mumla ne yapmak istedim
bilmiyorum ama gören evde mum yakıp adak adadığımı düşünebilir.

Çok değil on yıl öncesinde geçerli olan tekniklerin yer aldığı kitaplar bile
geçerliliğini yitirmiş, işe yaramıyor. Birbirine benzeyen, içime yolculuk yaparım
diye aldığım tüm birbirinden türemiş kitapları da dağıttım. Herkesin yolculuğunun
bambaşka olduğunu anlayana kadar yer kapladılar hepsi o kadar. Fasikül biriktirip
ciltlediğim tüm ansiklopediler artık yanlış yetmez onlar da yalan. Orda yaşayan
olarak gözüken kim bilir kaç kişi çoktan veda etti bu dünyaya. Artık ek ciltlerini
de alsam faydasız ki eminim basılmıyorlardır bile.

Ünlü kitabevleri gibiyim. Raf üstü etiketlerini yapıştır: öykü, şiir, araştırma,
felsefe ve romanlarım. Hatta yeni çıkanlar ve çok satanlar diye bir seri bile
yapabilirim. Peşine takılıp sımsıkı takip ettiklerimin koleksiyonları tastamam.
Sevmediklerim ise yok ettiğimiz doğanın geri dönüşümüne katkı sağlayacaklar.
Ne olursa olsun, hepsi ama hepsi benim kitaplarım. Düzenlerken sayfa aralarından
düşen üstü lekelenmiş kafe kartları. Bilmem kaç tarihinin henüz sıfırı düşmemiş
dolayısı ile unutulduğundan vergi iadesine de girememiş, kitap ayracı olarak
kullanılmış faturaları. 

Yazdıklarım, karaladıklarım, kısa kısa notlar ile araştıracaklarım, sakın unutma
köşelerim, bu kelimeyi mutlaka bir şarkı sözünde kullan dediklerim. Kısacası
çok çok çok birikmişim.

Geçen akşam gardırobun üst bölmelerinden bir kutu ile yüzleştik. Sanırım ilk
cep telefonumun kutusuydu o. İçini açtığımda karşılaştığım manzara ve yüzümün
aldığı şekli tasvir etmem mümkün değil. Bana gelen tüm mektupları zarflarıyla
saklamışım. Önce hiç oyalanmak istemedim, çünkü daldığım her yığın, hikâyelerine
bu kadar sahip bir adam için tekrar saatlerce kaybetmek demek. 

Ama asıl ilgi çekici olan bir aşk mektubu olsa bile, o dönemlere şahit o kadar
izler taşıyor ki içinde. Sevgilinizi değil bunca zaman sonra o zamanki dünyanızı,
önceliklerinizi hatta ülkenizi resmediyor size. Henüz kıyamadım birçoğuna çünkü
malzemesi bol bir kutu olduğunun farkına vardım aşktan da öte. Açıkçası biriktirdiğim
bu mektuplar resmigeçidiydi unuttuğum geçmişin. Sadece bana yazılmış bir son
satır hatırımda hala: "mektubunun üstüne bir daha isim yazma!"