MUHAFAZAKAR DEĞİL, DÜPEDÜZ GERİCİ

Sevgili,

Emek Sineması olayını izliyor musun bilmem. Ben yüreğim burkularak, izliyorum bu nasıl biteceğini bildiğim olayı.

Olay şu, Emek Sinema salonununda içinde olduğu binayı, zenginlerimizden biri, alış-veriş merkezi yapmak üzere yıkacak. Bir zamanlar tiyatro gösterileri , konserler gibi etkinliklere de mekan olan tarihi salon da yok olup gidecek.
Çocukluk dönemimde adı, Melek olan bu pek güzel salonun, İstanbul’un değerlerinden biri olduğunu düşünenler, kentin de belleği, canı, kültürü olduğunu savunanlar, Emek’i sermayenin talanından kurtarmak için uğraşıp duruyorlar.
Olayı hüzün içinde izliyorum, çünkü sonunun nasıl geleceğini biliyorum.

Emek gidecek olan ilk sinema salonu değil.

“Bu öbürlerinden daha tarihi, daha mimari özelliğe sahip, üstelik başkaca kültürel etkinliklere de mekan olmuş , onun için ötekilerden farklı desen”, Saray sineması örneği duruyor önümüzde, o da öyleydi, içinde yer aldığı binayla birlikte yıkılıp, alış-veriş merkezi yapılması gündeme geldiğinde, tarihi kültür merkezini korumak isteyenler oldu. Hepsini silindir gibi ezip geçtiler.

“Alış-veriş merkezi” diyorum. Boru değil!

Alış-veriş merkezinin (AVM) yanında kültür merkezinin sözü mü olurmuş!

***

Karım günlerdir başımın etini yiyor:

-Olacak rezalet değil, sen de bu konuda bir şeyler yaz! Yanda AVM var ya zaten!

-Yazsan ne olur. Bunlar boş çaba, kutsalı AVM olan emeğe saygı duymayan hödük sermaye Emek’e mi saygı gösterecek? diyorum.
Kızıyor:

-Aman ne ucuz emek edebiyatı! Atilla Dorsay’a bak tepkisini ne güzel dile getirmiş, Kültür Bakanı da Emek için kendisine söz vermiş.

Kültür Bakanı’nın AKM sorununu bile çözemediğini, iyi niyeti olsa bile o da kuşkulu ya) yine de bu sorunda bir şey yapamayacağını, Atilla’nın yürekli hoş girişiminin de yüreğimize su serpmekten başka bir sonucu olmayacağını söylüyor, Saray’ın nasıl yıkıldığını, üstelik, yeni abur cubur merkezinin kurallara aykırı olarak yapıldığını, bu yetmiyormuş gibi, paralarının gücüyle her şeyimizi allak bullak edenlerin bizimle alay edercesine, sanki “görüyorsunuz eskiyi olduğu gibi koruduk” demek istercesine eski yapının kocaman bir fotoğrafını kondurduklarını anlatıyorum.

-Ama örneklerini birlikte gördük, başka ülkelerde… diyecek oluyor.

Devam etmesine fırsat vermiyor hemen atılıyorum:

-Bunlar ikisi birbirleriyle kıyas edilmez, önce iki kavramı birbirinden ayırmak gerek. Oradakiler muhafazakar, buradakiler ise, muhafaza edecek savunacak hiçbir eski değeri olmayan düpedüz gericiler. Aradaki farkı iyi görmek gerek!

***

Dikta ve zulüm yalakalığının liberallik diye sunulduğu bir dönemde, muhafazakarlık ile gericiliğin birbirine karıştırılması, bir birikimin ürünü olan, aynı zamanda gelişmişinde kültürü, inceliği de içeren birincisi ile ham ervah ikincisi arasındaki farkın görmezden gelinmesi, doğrusu hiç de şaşırtıcı değil.

Muhafazakar, geçmişin değerlerini özümsemiş, ona sahip çıkan ve kimi zaman çıkarları, kimi zaman da geçmişe bağlılığı dolayısıyla, onu korumaya çalışana denir.

Yeni olandan, çıkarı zedelenen, ama hiçbir eski değerin de, özüne varamamış olan , aydınlığın ışığından korkup, herkesi izbe karanlıkta çöreklendirmeye çalışan gerici ile muhafazakar arasında dünya kadar fark var.

Gerici, benimsediğini söylediği geçmişin ne anlamını ne değerlerini kavramıştır, onun ne olduğunu dahi bilmeden savunduğu geçmiş, yeni ve ileri olana karşı bir kalkandan başka bir şey değildir.

Ne zaman kendisini muhafazakar olarak takdim eden bir gerici ile karşılaşsam, aklıma eski İngiliz Başbakanları’ndan Muhafazakar Edward Heath gelir. Heath, orkestra yönetir, açık denizde yelkencilik yapardı, hüneri inşaat müteahitliğinden ibaret kalmamıştı.

Bir ülkenin, kendilerini muhafazakar olarak takdim eden egemenleri, aslında düpedüz gericiler ise, orada eskinin hiçbir değeri ayakta kalmaz, kalamaz.