İMRALI, BALABAN VE KÜRT GENCİ…

Dünyanın yaşayan en büyük ressamlarından olan İbrahim Balaban, bilindiği üzere ilk sanat eğitimini Bursa Cezaevi’nde Nazım Hikmet’ten alarak yola çıkmıştı.

Balaban’ın “Şair Baba” diye andığı Ustası Nazım Hikmet, bir gün onu çağırıp sorar:

-Sen niye İmralı’ya gitmek için dilekçe vermiyorsun?

-Senden ayrılmamak için…

İki yıldır Bursa Cezaevi’nde yatan Balaban’ın sekiz yıl daha cezası bulunmaktadır. Eğer İmralı Açık Cezaevi’ne giderse, cezası yarı yarıya azalacak, dört yıl sonra tahliye olacaktır. İmralı’da mahkûmlar tarlalarda, dokuma tezgâhlarında, meralarda çalışarak üretime katılıyorlar bu şekilde cezaları hafifliyordu.

Balaban, Ustasının sözünü dinleyerek İmralı’ya gider. Orada koğuş temizlikçiliğini kabul eder, arta kalan zamanlarda mahkûmların resimlerini yapar.

Karasabanla Çift Süren, Tahta Biçenler, Balık Tutanlar, Belenciler, Orak Biçenler, Çapacılar, Dokumacılar, Çamaşır Yıkayanlar gibi tablolarını İmralı’da yapmış, cezaevinin İstanbul ve İzmir sergilerinde satılmıştı. Toplam 13.700 lira hesabına geçmesi gerekiyordu.

Ama geçmedi… Balaban’ın “Çorumlu Müdür” diye andığı İmralı Cezaevi’nin yöneticinin cebine inmişti.
Böylesi bir gasp Balaban’ın başına gelecekler arasında “iyi” olanıdır.

Daha kötüsü ne olabilir ki?

Onu da Balaban, Berfin Yayınları’ndan çıkan “Nazım Hikmet’le Yeni Yıl” adlı kitabında anlatıyor:

-Portrelerini yaptığım mahkûmları komünist haline getirerek ayaklandırma ihtimali olabileceği için bana 5 yıl daha hapis cezası verdiler!

Balaban 1945 ile 1948 yılları arasında İmralı’da yattı. Cezası inecekken tam tersi oldu. Dört yıl indirim için gittiği yerden beş yıllık bindirimle döndü.

Bugün bakıldığında ne kadar komik ve trajik geliyor değil mi? Yağlıboya portre yaparak ayaklandırma ihtimali!…

Bunlar yaklaşık olarak 66 yıl önceye denk düşüyor.

Bugün 2011, yarın 2012…

Diyarbakır’da BDP’nin düzenlediği toplantılarda, 1 Mayıs törenlerinde marşlara eşlik eden, şarkılara alkışlarla tempo tutan ve bu yüzden 8.5 aydır tutuklu bulunan üniversite öğrencisi Rıdvan Çelik için tam 14 yıl 7 ay hapis cezası verildi.

Kararı veren Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesi…

Karardan minik bir alıntı yapalım:

“Örgüt üyesi OLMAMAKLA birlikte, örgüt anıda suç işlemek, örgüt propagandası yapmak ve toplantı gösteri kanununa muhalefet etmek…”

Rıdvan, Dicle Üniversitesi 3. Sınıf öğrencisi… 21-22 yaşlarında bir genç, tıpkı 1945’teki Balaban gibi… O da 22-23 yaşlarındaydı o zamanlar. Balaban’a verilen 5 yıl hapis cezası, Rıdvan’a verilenin yanında “masum” kalıyor!

Ülkenin geleceği olan gençlere karşı, bu kadar “istikrarlı bir hunharlık” ancak bir cümle ile açıklanabilir:

-Türkiye’nin makus tarihi!

(aşağıdaki bölümü kare veya dikdörtgen kutu ve dişi olarak verelim)

BUGÜN VE GERÇEK

Dondurucu

Soğukta

“sıcak” haberler:

-Van çadır çadır yanıyor!

Menzili Meçhul Yolcu

Kamil Koç firmasının 90 aydır kesintisiz yayınladığı Yolculuk Dergisi’nin Aralık’11 sayında Fotoğrafçı, gezgin, yazar, filozof Özcan Yurdalan ile yapılmış uzun bir söyleşi yer alıyor.

Özcan, yolculuk halleriyle ilgili bir soruyu yanıtlarken diyor ki:

-Her yol halinin ortak paydası gitmektir!

Gitmek… Bu kelime bana her zaman Duygu Asena’yı hatırlatır. Bir Açık Radyo röportajında Duygu “ben” demişti:

-Gitmeyi seviyorum!

Yurdalan, “gitme” duygusunu açıklarken “İnsan bir yere kazık çakarak yaşayacak olsaydı, kökleriyle birlikte yaratılırdı” dedikten sonra şöyle devam ediyor:

-Bedenimizin kökleri yok. Ama iç dünyamızda fazlasıyla kökler ve palamarlar var. Bunlar bizim ruhumuzda, duygu düşünce dünyamızda yaratılmış kökler, bizim esas esaretimizin prangalarıdır.

Özcan prangalarından kurtulanların parlak bir örneği olarak aramızda yaşıyor. Yaşadıklarını yazıyor, fotoğraflıyor, kitaplaştırıyor. Bu kadarla da kalmıyor. Kimseyi imrendirip de orta yerde bırakıp gitmiyor. Eğer varsa içinizde “gitme duygusu” Özcan’ın herkese açık daveti de bulunuyor:

-Her yıl Eylül ayında Taksim’den Katmandu’ya otobüs kaldırıyoruz!

Özcan Yurdalan, satır ararında kendi özgürlüğünü de tanımlıyor:

-Menzili meçhul yolcu!