POLİTİK KİMLİĞİNİ TİYATROYLA BİLEDİ!

O ve ben Bratislava Sarayı’nın upuzun görkemli koridorlarında yan yana yürüyorduk. Mermer sütunlar, altın kabartmalarla donatılmış heykeller arasından geçiyorduk. Biz yürüdükçe, iki yana dizilmiş muhafız alayı hazırola geçiyordu… Boyu benimki kadardı. (Ben daha uzun sanıyordum)… Sağ bacağını biraz sürüyor gibiydi. “Fıtık ameliyatından yeni kalktım… Aslında hastanede olmalıydım” diye açıkladı. Sesi boğuktu. (İngilizce konuşuyoruz.) Çok utangaç bir hali vardı. En çok yere bakıyordu. Sanki başkasıyla değil de kendi içine seslenir gibiydi. Hem sesi hem de yerden kaldırdığı bakışları sıcacık, yumuşacıktı.

O, bir zamanların politik tutuklusu, oyun yazarı Vaclav Havel’di. Bratislava Sarayı’nda sohbetimizde ise ülkesinin cumhurbaşkanıydı. Yıl 1990’dı.

Havel’in ölüm haberiyle birlikte işte Bratislava Sarayı’ndaki toplantı, geldi yüreğime yerleşti.

Vaclav Havel günün birinde ülkesinin, halkının başına geçeceğini asla düşünmemişti. Böyle bir tutkusu hiç olmadı. Tek tutkusu yazmaktı. İnandığı, savunduğu doğrultuda iyi bir oyun yazarı olmaktı. Ve oldu da…

Havel oyunlarında, Çekoslovakya’ya egemen olan “ideolojik geçerli görüş”ün, dogmatizmin dışına çıktığı için “sakıncalı” sayıldı önce. “Marjinal” bir yazardı. Getirdiği edebiyat ve tiyatro eleştirisi onu “tehlikeli” kılıyordu… Çekoslovakya’nın “68 Baharı”na katılmak, Havel için, oyunlarını yazmak kadar doğaldı… 77 Bildirgesi’ne imza atmak, yazdığı oyunu mükemmelleştirmekten farksızdı. Oyunlarını nasıl yazıyorsa, yaşamını da öyle sürdürdü: Eleştiriyle, ince mizah duygusuyla ve asla ama asla uzlaşmaya yanaşmayarak.

Ülkesinde yasaklı olmak

Havel’i önce oyun yazarı olarak tanıdı bütün dünya. Oyunları 1968’den başlayarak ülkesinde yasaktı ama dünyanın birçok ülkesinde yayınlanıyordu. ’68 Baharı çok kısa sürmüştü.

Sanat yaşamına 1960’ta yazar, tiyatro yönetmeni olarak başladı. Eleştirel tavrıyla, mizah gücü ve ironiyi harmanlayan, baskıcı ideolojiye başkaldıran yapıtlarını verdi.

1975’te “Politik Denemeler” adlı kitabı, “Gustav Husak’a Açık Mektup” yazısı nedeniyle yine yasaklanacaktı. Bu kitapta da totaliter rejimleri ele alıyordu… Oyunları olsun, düz yazıları olsun sürekli yasaklandığından kendi ülkesi onu daha çok “77 Bildirgesi” adıyla anılan muhalif hareketin öncüsü olarak tanıdı. 1977-83 yıllarında ülkesinde hapis yattı.

İşte o yıllarda Uluslararası Tiyatro Eleştirmenleri Birliği’nin (AICT) Genel Sekreteri olarak katıldığım her tiyatro toplantısında “Havel’e Özgürlük” kampanyaları düzenler dünyayı seferber etmeye çalışırdık.

İkinci bir hapislik dönemini 1989’da yaşadı. Ancak o zaman halkı artık onu gerçek bir kahraman ve direnişin simgesi olarak görüyordu. O rejime sığınmadan, yandaşlık yapmadan, yaratıcılığını hep sürdürmüştü.

Ülkenin her yerindeki tiyatrolar onun yasaklı oyunları çevresinde
başkaldırı ateşini yakıyordu.

Benim ülkemdeki yasakları sormaz mı?

Havel’le sohbetimize dönüyorum: “İdeal Avrupa”nın tartışılacağı uluslararası bir toplantıydı. Ancak tartışılanlardan bugün hiçbir şey anımsamıyorum. Ama Vaclav Havel’in sesi, bakışları, söyledikleri, o yumuşak, sıcak tavrı benimle.

Yanına gazeteci kimliğimden çok tiyatro eleştirmeni kimliğimle yanaşmıştım ve işte sohbete başlamıştık…

Bir çırpıda oyunlarından söz ettim. O sırada İstanbul’da Dostlar Tiyatrosu “Buruk Ezgi” oyununu oynuyordu. Evet, Havel’in bundan haberi vardı. İlgiyle sordu “Gördünüz mü? Nasıl buldunuz? İyi sahnelenmiş miydi?”

“Daha iyisi olamazdı” diye en ufak ayrıntısına dek Genco Erkal’ın sahnelediği prodüksiyonu anlattım. Yazık ki gelip göremeyecekti. “Cumhurbaşkanlığı zor iş, çok vakit alıyor” deyip gülümseyişi…

Hapisteyken aldığı destek mektuplarından, kendisi için düzenlediğimiz kampanyaların ona nasıl umut verdiği…

Sonra ansızın aklına gelmiş gibi sordu:

“Türkiye’de politik tutuklu var mı hâlâ?” Evet var.

“Gerekçesi ne?” diye sordu

“İkisi komünist oldukları için, biri de yazdığı kitaptan” dememle, “Burada komünist olmayanı hapse tıkıyorlardı, orada komünist olanı, nasıl bir dünya bu” deyiverdi…

Yıl 1990’dı. İyi ki şu son yıllar karşılaşmamışım Havel’le. Hiç
kuşkum yok aynı soruyu sorardı.

Demokrasi ve insan haklarında direndiği için… İlkelerinden ödün vermediği için… Yazdığı her eserin özünde politika yapmak değil, doğrudan insana değer verdiği, insanı zayıflıkları ve kuşkularıyla, çaresizliği ve korkularıyla dahi yücelttiği için… İnsanı kendi içine bakmaya zorladığı için sevdim ve seviyorum Vaclav Havel’i. Işık içinde yatsın.