ADALETSİZLİK SARAYI

Türkiye’nin yakın tarihinde önemli bir köşe taşı olarak geçecek olan “Oda TV Davası” Şişli’deki İstanbul Adliye Sarayı’nda devam ediliyor. Bu davanın en önemli özelliği, bu ülkedeki “adalet” kavramının zamana karşı nasıl aynı haksızlık, adaletsizlik çizgisinde yürümekte olduğunu gözler önüne sermesidir.

AKP iktidarının iftihar kaynaklarından biri olan “Avrupa’nın en büyük adalet sarayının” görkemli fiziği var. Bina devasa boyutlara sahip… Mermerleri, camlar, yürüyen merdivenleri, asansörleri, duruşma salonlarının çokluğu, kafeteryalarının çeşitliliği, yüksek güvenlikli giriş-çıkışları göz kamaştırıyor.

İçinde ne ararsanız var.

Sadece “küçük” bir eksikliği bulunuyor:

-Kocaman çatı altında bir tek adalet yok!

Oda TV Davası nedeniyle gazeteciler, milletvekilleri, sivil toplum temsilcileri, yerli ve yabancı insan hakları gözlemcileri duruşma günleri “tam gün” esasıyla Adalet Sarayının içinde mesai yapıyorlar.

Binanın giriş çıkışlarında alınan önlemlerin titizlik çıtası o kadar yüksek ki, her yarım saatte bir kapılardan “delirmiş insan” sesleri yükseliyor!

Oda TV Davası gibi kamuoyunun dikkatine sahip davaların giriş çıkışları ise ayrı bir “sorun yumağı” oluşturuyor. Yasalara göre görülmekte olan bütün davalar için “açıklık” esası bulunuyor. Yani her isteyen duruşmayı izleyebilir. Ama fiili durum buna izin vermiyor. Kapı görevlileri herkesi aynı gerekçeyle geri çevirmekle yükümlü gibi:

-Maalesef içerde yer yok!!!

Eee hani Avrupa’nın en büyük adalet sarayıydı?

Sadece bu haliyle bile aşağıdaki unvanı fazlasıyla hak ediyor:

-Adaletsizlik Sarayı!

Tarih kimi hatırlayacak?

Oda TV Davası’nın en “sıcak anları” duruşmaya ara verildiğinde yaşanıyor. Davayı izlemeye gelen sanık yakınları ile sanıklar bu kısa aralarda birbirleriyle “göz teması” kurabiliyorlar. Salona büyük bir sevgi havası yayılıyor.

Perşembe günkü duruşma sırasında da böyle oldu. Görevlilerin “yerimiz dar” gerekçesiyle salonun dışında tuttukları içeri girebildiler. Bu satırların yazarı da elindeki –hiç bir işe yaramayan- izleme belgesine karşın dışarıda kalanlar arasındaydı. Bu kısa arada içeri girebildi. Nedim Şener’in yüzü izleyici bölümüne dönüktü. Yarı beline kadar kendisine uzanmış olan eşi Vecide’nin avuçlarına altığı küçülmüş yüzünde güller açmıştı. Bu büyük bir “mutluluk” anıydı! Onlara bu çileyi, “mutluluk” olarak takdim edenlerin acaba yüzleri kızarıyor muydu?

Hayatı boyunca sadece gazetecik yapan Nedim Şener, işini çok iyi yapmasının bedelini ödüyordu. Ciltler dolusu kitap yazan Nedim ülkeyi soyanların, servetlerini kanlı bilmecelerle sarmalayanların ipliğini pazara çıkartmasının karşılığını alıyordu.

Bütün bunlar geçecek…

Bu ülkenin tarihi, birbirlerini hiç tanımadıkları halde yargılanıp ağır hapis cezaları alanlarla doludur. 1938 Harp Okulu Davası böylesi davalardan biridir. Bir grup Deniz Harp Okulu öğrencisi ile birlikte Nazım Hikmet de bu davada yargılandı, mahkûm oldu.

Davanın ilk aşamasında sanık yakınları kendi aralarında toplantılar yaparlar. Çıkan söylentilere göre Nazım asılacaktır. Bir akrabası çözüm formülü önerir:

-Kadınlardan birinin çıkıp Fevzi Çakmak’a yalvarmasıdır! Her şey onun elinde…

Nazım’ın eşi Piraye Hanım atılır:

-Ben dünyada yalvarmam!

-Ne? Yalvarmaz mısın? Kızım asacaklar kocanı!

Piraye Hanım dim dik durarak yanıtlar gerekçesini:

-Nazım Hikmet’in karısı Fevzi Çakmak’a yalvarmaz!!!

Davanın Savcısı Şerif Budak siyasi otoritenin fedaisi gibiydi. Kendisine verilen talimatın gönüllüsüydü. Nazım Hikmet’in piyasada satılan kitaplarını okuyan askeri öğrencileri, “vatan hainleri, namussuz komünistler” diye suçluyordu. Davanın hakimi ise Kazım Yalman’dı…

Söyler misiniz şimdi kim hatırlıyor bu isimleri?

Beraber yargılandığı gençleri ilk kez duruşmalarda göre Nazım Hikmet ise yaşamaya devam ediyor. 2002’yi Unesco’nun ilan ettiği Nazım Hikmet Yılı olarak kutladı bütün dünya. Bu yıl da Nazım 110 yaşında olacak 15 Ocak’ta… Yine coşkuyla anılacak:

-Nazım Türkiye’nin yüz akıdır!

Tarih cellatları değil, onlara direnenleri yazıyor.

Dün böyleydi, yarın da böyle olacak.

Metin Göktepe

Yarın 8 Ocak… Evrensel Gazetesi muhabiri Metin Göktepe 1996’nın 8 Ocak günü gözaltında polisler tarafından kaba dayakla, hunharca öldürüldü.

Metin’i öldüren polisler tam iki yıl devlet tarafından bulunamadı. Ama maaşları ödendi!!!

Davayı şehir şehir dolaştırdılar. İstanbul’da başlayan davayı takip eden çok olur diye önce Aydın’a sonra da Afyon’a aldılar. Ama gazeteciler bu davayı “onur meselesi” yaptılar, ailesi ve arkadaşlarıyla birlikte aksatmaksızın takip ettiler. Sonunda katil polisler mahkum edildiler.

Yarın saat: 11.00’de Esenler Mezarlığında Metin Göktepe mezarı başında anılacak. O yıllarda Metin’in en yakın arkadaşı olan Ahmet Şık, Silivri’de olduğu için bu anmada bulunamayacak.

Bu durum Türkiye’nin dünü ile bugünü arasındaki farkı da gözler önüne seriyor:

-Dün öldürüp mezara atıyorlardı, bugün hapse koyup süründürüyorlar!