OLUMSUZLUK İSTİKRARI

Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın sahipliğinde yayınlanan “Tutuklu Gazete”nin ikinci sayısı 10 Ocak 2012 günü yayınlandı.

1961 yılından beri “10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü” olarak kutlanıyor. Gazetecilerin özlük haklarını güvence altına alan yasa o tarihte yürürlüğe girdiğinden böylesi bir “olumluluk” içeriyor 10 Ocak günleri…

Tutuklu Gazete’nin ilk sayısı da 24 Temmuz 2011 günü yayınlanmıştı. O özel günün de bir anlamı var tabii: Basından sansürün kaldırılışının yıldönümü 24 Temmuz…

Bir yandan “sansürden kurtulmuş”, öte yandan da “çalışma güvencesine” kavuşmuş gazetecilerin özlük ve özgürlük bayramı olması gereken günlerde yayınlanan gazetenin adına bakın:

Tutuklu Gazete!

Üstelik de iktidarda lideri cezaevinden çıkıp gelmiş, herkes için özgürlük vadeden bir partinin “ileri demokrasi” diye tutturduğu bir dönemde böylesi bir gazete neden yayınlanıyor?
Gayet basit bir fiili nedeni var: Hapisteki gazeteci sayısı bakımından ülkemiz dünyanın zirvesinde oturuyor!
Aslında buna kuyunun dibi de denilebilir. Hatta bu daha çok yakışır.

İçendeki gazeteciler, dışarıdakilerden fazla…

Tutuklu Gazete 2012 Türkiye’sinde yayınlanıyor.

Bu sayfada çok eski yıllardan kalma adı değişik bir “tutuklu gazete” daha var:

Nazım Hikmet!

Logonun altında 13 Haziran 1950 tarihi bulunuyor ve şu satırlar yer alıyor:

Nazım’ın uğradığı haksızlıklara karşı çıkan fikir ve politika dergisi…

Manşetin başlığı da şöyle:

“Adalet Savaşı devam ediyor!”

Alt başlık olarak dizilen paragrafta deniliyor ki:

-Nazım Hikmet’i müdafaa etmek Barış ve Demokrasiyi müdafaa etmektir!

Yıl 1950, dillerde Barış ve demokrasi talebi var.

Aradan geçti 60 yıl pardon 62 yıl…

Tutuklu Gazete’de yer alan, hapisteki gazetecilerin yazdığı bütün makalelerde dile gelen talep değişmemiş:

-Barış ve demokrasi!

Aynı taleplerle 62 yıl arayla yayınlanan iki gazeteyi yan yana koyunca ürperiyorsunuz:

-Olumsuzluk bu kadar mı istikrarlı olabilir?

Irkçılık şahlanırken…

Türkiye’de birbirinden farklı iki “karşıtlık” insanları bulundukları yerden alıp başka noktalara savuruyor:

A)Kürtlere karşı olmak.

B)AKP’ye karşı olmak.

Her ikisinin de buluştuğu ortak bir payda var:

-Barış, demokrasi ve insan hakları karşıtlığı!

AKP karşıtlığı eskiden solcu olarak bilinen, 12 Mart ve 12 Eylül’de kıvamında çileler çekmiş olanları “askeri darbe dostu” haline getirdi.

Kürt siyasi hareketine karşı olanları da “ırkçılığın uçurumuna” yuvarladı.

Bunların sonuncusu ve en tanınanı Prof. Dr. Anıl Çeçen, TBMM İnsan Hakları Komisyonu’na davet edildi. Kendisi Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde insan hakları dersleri verdiğinden, “Hocam gel hele” demişler:

-Anlat bize bu insan hakları meselesinde neler yapalım?

Hocamız uzun uzun anlatmış ama özeti şöyle toparlanabilir:

-Kürtleri gebertin!

Çeçen’e “Aman hocam etme eyleme” diyenler olmuş mudur? Bunu tam olarak bilemiyoruz. İnsan hakları hocası çağırıldığı yeri “Kürt Haklama Locası” olarak sandığından döktürmüş:

-Güneydoğu’daki belediyelerin bir araya gelerek belediyeler birliği yapılanmasına gittiğini görüyoruz… Devlet, devlet olduğunu gösterecek çünkü egemenlik hakları vardır!

Hoca hafızasının “Batı” bölümünü beyinden aldırmış olmalı ki, 30-40 yıllık geçmişe sahip Ege Belediyeler Birliği, Marmara Belediyeler Birliği, Trakya Belediyeler Birliği, Sosyal Demokrat Belediyeler Birliği gibi sayısız “yerel birliği” ıskalayıp, aklını Kürtlerin yeni kurmaya başladığı belediye birliklerine takmış.

Türkler belediyeler birliği kuruyorsa iyidir. Kürtler bunu yapıyorsa inanılmaz derece kötüdür!

İnsan hakları hocası devam etmiş:

-Kürtler niye dokuz on çocuk yapıyor? Türklere doğum kontrolü uygulanıyor ama Kürtlere yok!?.

Güneydoğu’da insan haklarından ziyade savaş hukuku gerektiğini de söylemeyi ihmal etmemiş…

İnsan hakları hocasına Tanrıdan akıl fikir sağlığı dilemek lazım…

Öğrencilerine de sabırlar…

Kötü olan şu: Türkiye’de zaten yeterinden fazla, milliyetçilik-ırkçılık-Siyasi İslamcılık damarları vardı. Buna şimdi kendisini demokrat kabul edenlerinde katılmış olması!..

AKP’ye karşıyım diye demokrasi yürüyüşüne katılanlar bir süreye sonra yanlarında yürüyenlere işaret ederek “şunları gebertmek lazım” diyebiliyorlar… Kendisini “abi ne yapıyorsun?” teskin edenlere gayet sakin ve olağan bir gerekçe sunabiliyor:

-Ama onlar Kürt!

Demokrasi mücadelesi zaten zorlu bir sürece tekabül ediyordu şimdi ırkçılarla birlikte bunu yapmaya çalışmak, bu uğraşı “dayanılmaz” hale getiriyor!

65 yıl sonra çıkıp geldi

Balaban Nazım’la buluştu…

Dünyanın en büyük yaşayan ressamları arasında bulunan İbrahim Balaban bugünlerde “Şair Baba” diye hitap ettiği ustası Nazım Hikmet’le buluşmanın mutluluğunu yaşıyor.

Hikaye kısaca şöyle…

Bu satırların yazarı İZTV’de yayınlanacak olan “Rüzgara Karşı Yürüyen Adam: Nazım Hikmet” belgeselini hazırlarken bir sürprizle karşılaştı. Piraye Hanım’ın torunu, Memet Fuat’ın oğlu Kenan Bengü babaannesinden kalanlar arasında iki yağlı boya tabloyu çıkarttı:

-Bunlar Balaban’ın 1946’da yapıp, Bursa Cezaevindeki Nazım’a yolladığı resimler!

Çekim sırası Balaban’a geldiğinde Kenan Bengü ile birlikte iki yağlı boya tabloyu da alıp usta ressamın evine gittik. Balaban tam 65 yıl önce yaptığı oto-portresini görünce birden eski günlere gitti sanki Nazım Hikmet’le konuşuyormuş gibi anlatmaya başladı:

-Şair Baba sen diyorduk ki, iyi insanlar bir gün mutlaka kavuşurlar, haklı çıktın işte biz bu tablo sayesinde seninle yeniden buluştuk!

Balaban, bugün yeni sergisini açıyor. Serginin katalog kapağında yer alan resim ise 1946’da İmralı Cezaevinde yaptığı kendi portresi… Sergi bugün (14 Ocak 2012) saat: 18.00’de Üsküdar Bağlarbaşı Gazi Caddesi Görümce Sokaktaki İnternational Art Galeri’de açılıyor.

Buluşma anının ayrıntıları ise 15 Ocak Pazar akşamı Digitürk 18. Kanal İZTV’de yayınlanacak alan “Rüzgara Karşı Yürüyen Adam Nazım Hikmet” belgeselinde…