YARGIDA İSLAHAT FERMANI

Osmanlı, 1839 da, İngilizler’in etkisiyle, 1838 İngiliz Türk Ticaret Anlaşması’nın üst yapısını oluşturmak üzere, Tanzimat Fermanı’nı ilan etmişti.

İngiliz telkini ile yapılmış olması, bu fermanın içindeki hukuki güvencelerin değerini ortadan kaldırmaz, onun önemli anayasal belgelerden biri olmasını engellemez.

Ne var ki, Tanzimat Fermanı’nda sayılan hukuki güvenceler lafta kalmıştı.
Avrupa,bu durumdan sürekli şikayetçi olurken, bunu aynı zamanda Osmanlı’nın içişlerine karışma bahanesi olarak kullanıyordu.

Kırım Savaşı’nın ertesinde toplanan Paris Konferansı sırasında, aynı şikayetlerin gündeme geleceğini gören Ali Paşa Padişah II. Abdülmecid’e, Gülhane Hattı Hümayun’un da, sayılan hususları, bir kez daha yineleyen Islahat Fermanını imzalattı ve Konferans sırasında açıkladı.

Islahat Fermanı özetle, Gülhane Hatt – Hümayun’unda sayılan hususların teyididir. Ayrıca hükümdar bunlara uyacağını yemini billah ile tekeffül
etmektedir bir kez daha.

***

Çok kişinin heyecanla, yargıda reform paketi olarak beklediği, Adalet Bakanı Ergin’in açıkladığı” yargının hızlandırılması” düzenlemesinde de, tıpkı Islahat Fermanı’nda olduğu gibi yeni bir şey yok.

Ezcümle söylenen şu:

-Bundan önce yasalarda öngörülmüş olan hususlara vallahi billahi uyacağız.
Bütün mahkeme kararlarının gerekçeleriyle yazılması gibi bir hususu başka nasıl yorumlayabilirsiniz ki?…

Zaten kararların gerekçeleriyle yazılması Anayasa ve yasa hükmü değil mi?

Ama buna şimdiye dek Yargıtay bile uymamıştır, o ayrı bir mesele.

Çok şikayet konusu olan tutuklama kurumu açısından da,yeni bir şey yok.

Tutuklama için somut olgularla gerekçelendirme şartının aranacağının söylenmesinin gerçekteki anlamı şudur:

-Biz bundan önce yasadaki hükümleri uygulamıyorduk, ama artık
uygulayacağız.

Çünkü unutmayalım ki, CMK 101 de tutuklamanın somut olgularla gerekçelendirilmesi zorunluğu zaten vardı. Ama uygulanmıyordu.

Bu durumda söz konusu düzenlemeye reform demek insafla bağdaşmaz.

***

Yargıda reformun ilk adımı, yargı bağımsızlığını sağlamaktır. Yargının etkinliği ve tarafsızlığının ön koşuludur yargı bağımsızlığı. AKP İktidarının ise, 12 eylül 2010 referandumu ile biçtiği ve Kenan Evren Anayasası düzenlemesinin de gerisine düşürdüğü yargı bağımsızlığı adımını atmasını beklemek düpedüz saflıktır.

HSYK’nın yargı bağımsızlığını gerçekten sağlayacak bir yapıya kavuşturulması şart.

Ayrıca tutukluluk konusunda, bazı suçlarda tutukluluk nedenlerinin varsayılabileceğini öngören, “katalog suçlar “ dediğimiz, daha getirilirken de, çok eleştirilen uygulamaya son verilmesi ve tutuklamayı yargıç keyfiliğinden kurtaracak, aynı zamanda gelişmiş demokrasilerde olduğu gibi, makul sürelerle sınırlayacak, AİHS ve AİHM kriterlerine uygun düzenlemeler zorunludur.

Avrupa İnsan Hakları Komiseri Thomas Hamamberg’in “Türkiye’de Adalet Yönetimi İnsan Haklarının Korunması” başlıklı raporu bu konuda yapılması gerekenler hususunda çok değerli ipuçları vermektedir.

Öte yandan Hrant Dink Davası’nda alınan karar da bir kez daha göstermiştir ki, Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemeleri toplumun adalet duygusunu rencide ettiği gibi örgütlü suçların kovuşturulmasında da savunucularının beklediği yararları sağlayamamıştır.

Tıpkı yargı bağımsızlığının sağlanması gibi, Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemelerinin kaldırılması da, gerçek bir reformun ön koşullarıdır.

Yoksa şu anda yapılan düzenlemenin 1856 da Osmanlı’nın Islahat Fermanı ile yaptığı gibi,” vallahi söz verdiğimi uygulayacağım !”( o da yapılmamıştır ya ) demekten öte bir anlamı yoktur.