ZENNE: OLMAK İÇİN ÖLMEK

Bütün zamanların en büyük yazarı Shakespeare’den haberi yoktur. Ne Hamlet’i bilir, zaten ne de Danimarka’yı. Zır cahildir, zurnanın son deliğidir. Ama yavan ömründe hiç olmazsa bir kez « olmak ya da olmamak » tümcesini duymuş, hatta kendini göstermek istediği bir an ya da yerde, kuşkusuz ne anlama geldiğini de tam olarak kestiremeden, « olmak ya da olmamak » diye espri yapmaya çalışmıştır.

Başka bir deyişle, Shakespeare’in « The Tragical History of Hamlet » oyununda Danimarka Prensi Hamlet’e bir kafatasının karşısında söylettiği « to be or not to be » sözü, 1603 yılından beri dünyayı dolanmış ve bir biçimde yer etmiştir insanların belleğinde.

Çünkü söz, ölümle yaşam arasındaki keskin olduğunca ince çizgide, tarih öncesinden tarih sonrasına her insanın aklını kurcalayan varlıkla yokluk sorunsalıdır.

***

Oyunda, babasının öcünü alacağı katile yaklaşmak için deli rolü yapar, Hamlet. Katil amcasıdır. Ama Hamlet, aşktan delirmiş rolüne öylesine kaptırır ki kendisini, amcasını öldürmek için bir türlü harekete geçemez.

ZENNE filmini seyrederken, modern zamanların Hamlet’lerini izliyormuşum duygusuna kapıldım : Yaşayamadığı kadınlığının ve tatminsizliğin acısını, kendi delilik zindanı, dindar muhafazakar kafese kapattığı ailesinden çıkaran, hunhar bir anne. Kuşkusuz kendisi de bastırılmış bir eşcinsel olduğu için karısının aşağılamalarına boyun eğen, sonunda oğlunu öldürmek zorunda kalan bir baba.

Anneye, babaya boyun eğmeye koşullanmış, « Hayır ! » demeye bir türlü cesaret edemeyen, onları kırmamak için kendilerinden kaçmaya çalışan, yalan söyleyen, gibiymiş yapan iki kardeş.

Şehit dulu annesinin aşırı sevgisiyle, savaşta çıldırmış ağabeyi arasında yaşam alanı bulamayan bir zenne. Yanına sığındığı, belli ki çile çekmiş, marjinal bir teyze. Ve onun, sonunda adam gibi adam olduğu anlaşılan « öküz » sevgilisi… Bir de vicdanı, üç çocuğun ölümüyle kanayan, Alman savaş fotoğrafçısı.

Zenne filminde tüm karakterlerin ortak noktası, «olduklarını olamamak ». Tereddütleri, pişmanlıkları, istikrarsızlıkları, korkuları, tutkuları ve delilikleriyle hepsi birer Hamlet. Her biri, olmak ya da olmamak arasındaki keskin çizgide oldurmaya çalışırken olması gerekeni, biri öldürülüyor.

O da Ahmet.

***

Film, ilk beş dakikası hariç, çok başarılı bir yapım. Bu yazı bir eleştirmen değil, seyirci yazısı olduğundan, aktör adlarını sayıp yıldız dağıtmayacağım. Hepsi etkileyici ve inandırıcı. Zaten filmin kurgusu da öyle. Sanırım kurgunun inandırıcılığı, hem 26 yaşında babası tarafından homoseksüel olduğunu itiraf ettiği için öldürülen Ahmet Yıldız’ın gerçek öyküsünden yola çıktığı, hem de yönetmenleri Caner Alper ve Mehmet Binay’ın deneyimli belgeselciler olmasından ileri geliyor.

Yapımcı, yönetmen ve aktörleriyle Zenne filmi, belli ki trajik ölümü çok sarsan bir arkadaşa son selam ve Ahmet Yıldız’ın anısında tüm eşcinsellerin uğradığı sürekli ayrımcılığı, bazen şiddeti, çoğu kez de tacizi ihbar etmek, farklı olmak hakkını savunmak, toplumsal duyarlık yaratmak amacıyla gerçekleştirilmiş.

Filme başından sonuna destek verenlerin maddi manevi fedakarlığı, dayanışması –ki aralarında dostlarım Bulut Reyhanoğlu ve Gökay Gündoğdu da var !- zaten ortak bir duygu ürünü olduğunu gösteriyor.

Filmin ilk beş dakikasında görsel değil, söylemsel açıdan yapılan hâta, devamında hemen hiç kullanılmayan bir « gay jargonu »nu, sanki seyirciyi bir gay filmi görmeye hazırlamak, şoke etmek için birbiri ardına sıralanan kalıplar halinde kullanmak. Oysa filmin devamında bu jargon hiç yok, zaten kurgu öylesine güçlü ve vurucu ki, bir konuşma biçemiyle açıklamak gerekmiyor.

***

Zenne, salt insanların değil, insanların ortak soy ağacındaki tüm memelilerin ortalama yüzde 12 nüfusunu oluşturan eşcinsellerin kimlik ve varlık haklarını savunan, militan bir film. Yönetmenlerin, filmi çekerken Hamlet’i falan düşündüklerini hiç sanmıyorum. Ama ben, eşcinsellere özgü bir film gibi izlemedim Zenne’yi. Tüm ötekileştirilen ve inkar edilenlerin « olmak » hakkı için olmamak ile ölmek arasında yaşadıkları tragedyayı gördüm…

Duygusal bir sinerjiyi olağanüstü bir esere dönüştüren yaratıcı ekibini, içtenlikle kutlarım.

"Halklar, imanı ve yasayı, para alır gibi bakmadan kabul ederler."

VOLTAİRE

«G» NOKTASI

İstanbul’un simge semtlerinden Beyoğlu’nu güya korumak için hem de bir değil, bir sürü plan yaptılar. Bu planlara « Beyoğlu Koruma Planları » dediler.

Meğer korumaktan, elbette ki kondurmayı anlıyorlarmış!

Cihangir Salı Pazarı Bayırı, sit alanı kapsamında ve üzerinde 17.yüzyıldan bir konak ve hamam kalıntıları var. « Beyoğlu Koruma Planları » ne işe yaradı biliyor musunuz ? Bayırdaki bu kalıntıların üstüne 12,5 metre yükseklik ve 11 m. genişliğinde yapılaşma izni vermeye…

Duyarlı yurttaşlar, arkeolojik keşif yaptırdılar, dava açtılar, hazırlattıkları raporu « Koruma Kurulu »na sunmak aşamasındalar. Ama kurul değerlendirmesinin ne yönde olacağını kestiremiyorlar…

Rantçıya ranttan şikayet ne sonuç verir sizce?