İLERİ – GERİ KAVGASI…

Beş vakit namazında adamların 12 yaşındaki kızlarını beş bin liraya sattığı… Dini bütün devlet memurlarının çocukları yaşında kızlara tecavüz ettiği… Savcıların kız çocukların “ kendi rızalarıyla” şiddet gördüklerine inandığı… Nüfusunun “yüzde 99’u Müslüman” diye iddia edilip, övünülen ve çocuk gelinleri 5. 5. Milyonu aşan bir ülkede…

Başbakan “Dindar gençlik yetiştireceğiz” diyemez.

Suç Ortakları

Demokratik bir hukuk devletinde, hele hele Başbakansan bunu söyleyemezsin. Söylersen suç olur! Bir şeriat ülkesinde suç sayılmaz ama “laik” olduğunu iddia eden bir ülkede suçtur! Laikliğe ve demokrasiye aykırıdır! Bilime ihanettir! Dini siyasete alet etmektir. Kendi inancını bireysel alandan çıkarıp topluma dayatmaktır. Totalitarizmdir. Köktendinciliktir. Ayırımcılıktır. Kötülüktür.

Bu söyleme karşı çıkmayanlar da, suç ortaklarıdır!

(Bir hafta boyunca memleketten uzak kalmak insanın ruhunu dinlendirmeye
yetmiyor! Döndüğünüz anda, bir hafta boyunca dişe diş, göze göz sürmekte olan “ileri / geri kavgası”nın içinde buluyorsunuz kendinizi.)

Gerici mücadele, Cumhuriyet kazanımlarından geri adımlar, karşı devrimci söylemler ve eylemler almış başını gidiyor.

Bu kavgada, bu mücadelede susanlar, bu geri gidişe karşı koymayanlar, yok sayanlar, “bana dokunmayan yılan” diyenler, görmezden, duymazdan bilmezden gelenler, önemsemeyenler, “suç ortakları” olduklarını bilmek istemiyor.

Suç Ortakları uyanıncaya kadar, mücadeleye devam…

Sevgili PAUL AUSTER

Bu Pazar, Başbakanın “Dindar gençlik yetiştireceğiz” diyerek toplum mühendisliği yapma hamlesiyle Paul Auster’a meydan okuması arasında hangisini ele alsam derken bir mektup düştü kucağıma: Mektuba sonra geleceğim, önce Paul Auster’a bir çift sözüm var:

Sevgili Paul Auster ,

(Bütün kitaplarınızı sonsuz tat alarak okuduğum için size böyle seslenme > cüretini buldum.)

Ülkemde tutsak edilmiş yazarlara ve gazetecilere dikkat çektiğiniz , ilgi
gösterdiğiniz için sonsuz teşekkürler.

Ancak vurgulamak istediğim bir nokta var: Biliyorsunuz, hükümetler
istedikleri kadar totaliter ya da baskıcı olsun; halklar, topyekun ırkçı,
faşist ya da baskıcı olmaz, olamaz… Her ülkedeki gibi, benim ülkemde de
aydınlık, dirençli insanlar, daha güzel, baskısız, sömürüsüz bir dünya
düşleyen, yarınlara umutla bakan insanlar var. Onlarla olmak için gelin bu
güzel ülkeye! Bekleriz!”

Hapisteki Kadın Hasta…

Mektup, Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevinden . Yazanın adını vermeyeceğim, başına dert gelmesin.

Mektupta hapisteki kadınların hastalandıklarında hastaneye gitmek, doktora görünebilmek için yaşadıkları korkunç durumlar anlatılıyor.

Hapishaneden hastaneye sevk sırasında karşılaştıkları kötü muamele… Küçük ebatlı, camları demir parmaklıklı muayene odasında dahi, doktorla yalnız kalamıyorlar. “Asker de o küçücük odaya giriyor.” Doktor-hasta mahremiyeti yok. Muayene odasında kabin gibi bir bölme de yok. Bu nedenle birçok kadın hasta muayene olmadan hapse geri dönüyor…

Hapishane idaresi ve savcıyla görüştüklerinde, tamam inceleriz demişler ancak hiçbir ilerleme kaydedilmemiş.

İçlerinden biri Yasemin Karadağ’ın durumunu da anlatıyor mektup.

İki yıl önce beyin kanaması geçiren, bir böbreği alınmış, öteki böbreği sadece yüzde 20 çalışan yüksek tansiyon, mide hastalıkları ve astımı olan Yasemin Karadağ yaşam savaşı vermekte…

Mektubu okudukça,yeniden bir Güler Zere olayı yaşamaya hazırlanıyoruz diye düşünmeden edemiyorum… Bir de kendi kendime 12 Eylül’den ne farkı var diye sormaktan…