ANILARIMIZI ÇALAN HIRSIZLAR (1)

İstanbul’a ilk kez Haydarpaşa Garı’nda ayak bastım, ben de. Çocuk yüreğim paramparça. Gözlerimi deniz, kulaklarımı martı çığlıkları kamaştırdı. Perona atılan denkte, mavi bir yorgan, lacivert bir battaniye, beyaz çarşaflar, kılıflar, havlular, don, fanila, gömlek, çorap, hepsi beyaz… Her parçaya mavi ibrişim ve özenle, 882 numarasını işlemişti, annem. Lacivert üniformam, Beyoğlu’ndan alınacaktı. Haydarpaşa’ya denk indiren göçmenler arasında, Ankara göçeriydim. Taşı toprağı altın İstanbul’a ne arsa, ne parsa kapmaya, «leyli » okumaya gelmiştim.

Tarabya’daki cumhurbaşkanlığı köşkü, 90’lı yıllara kadar T.C.’nin malı değildi. Tarabya sırtlarına uzanan muhteşem parkın içindeki iki ahşap binadan biri devasa bir köşk, öteki… bir Katolik Kilisesi’ydi ! Küçük bir orman oluşturan parkı tırmanan patikanın dönemeçlerinde küçük nişler içinde mumlar yanar, Hz. İsa’nın çile yolunda taşıdığı haçı düşürdüğünü anımsatan üç önemli dönemeçteki nişte, Meryem Ana’nın minik heykelleri dururdu.

Notre Dame de Sion Fransız (Kız) Lisesi’nin malıydı, Hubert Köşkü namlı, bu muazzam arazi ve binalar. Yatılı öğrenciler, iki yıllık hazırlık sınıflarını burada okuduktan sonra Harbiye’deki okul binasına taşınırlardı. Muhteşem parkında yürüyüşe çıkar, çam ağaçlarının altında biten yaban menekşeleri toplardı « daimi yatılı » küçük kızlar. NDS mezunlarının yakasına takılan geleneksel menekşe demeti de zaten bu köşkün bahçesinde biten yaban menekşelerine atıftır!

Benim sınıfım, Hubert Köşkü’nün sonuncu yatılısı oldu. Sadece birinci hazırlık sınıfını orada okuduk. On bir yaşındaydım. Ama bahçesinden menekşe toplayacak ve okulun tavizsiz laik eğitimi dolayısıyla ancak yıllar sonra anlam verebildiğim « çile yolu » patikasını, Meryem Ana nişlerini hiç unutmayacak biçimde belleğime kazıyacak zamanım oldu.

İlk sınıf fotoğrafımızda yer alan 32 yatılıdan, okulu bırakmadan, sınıfta kalmadan sadece 7 kader arkadaşı « Violette », yani mezun olabildik. Ama Hubert Köşkü’nde, ertesi ders yılı Almanya’ya giden sevgili Güher ve Süher Pekinel ile aynı yatakhaneyi paylaşıyorduk ! Bir yılın sonunda aramızdan ayrılanlar arasından, İstanbul Boğazı’nı yüzerek geçen ilk kız yüzücü bile çıktı : Taciser…

Hubert Köşkü’nde geçen o yıl var ya, o ilk yıl… Analarından babalarından ve Anadolu’nun bağrından kopup gelen bizlerin başına gelmedik kalmadı o ders yılı. Belki de bizim başımıza gelenler yüzünden, ertesi yıl NDS yönetimi hazırlık sınıflarını da Harbiye’ye taşıdı.

Okul bahçesinde, Sör Sophie’nin beslediği biri dişi, bir erkek, bekçi olamayacak kadar küçük ve hepimizin sevip oynadığı iki köpek vardı : Vikont ve Leydi. Önce onlar kudurdu. Daha doğrusu kudurduklarını görmedik, hastalanıp öldü hayvancıklar. Ama kuduzdan öldükleri anlaşılmış olacak ki, iki hazırlık sınıfındaki 60’tan fazla öğrenci, kafileler halinde gün aşırı Tarabya’dan Sultanahmet’e belediye otobüsleriyle kuduz aşısına taşınır olduk. Bizi mum gibi durduran sörler ansızın yumuşayıp birer şefkat abidesine dönüştü. Geceleri, iğnelerden taş kesen karnımıza sıcak suya batırılmış havluyla kompres bile yapıyorlardı! Dersleri falan sermiştik. Aşıların acısı olmasa, epeyce eğleniyor sayılırdık.

Hürriyet gazetesi, herzamanki avamlığıyla manşet attı : « DAME DE SİON’LU KIZLAR KUDURDU ! »

Ailelerin halini bir düşünün. Cep telefonu yok. Sabit telefon her evde yok. Uçak, ulaşılmaz bir lüks. Mesafeler uzun. Mersin’den, Gaziantep’ten, Kahramanmaraş’tan çoğu kez büyük fedakarlıklarla İstanbul’a « daimi yatılı » gönderdikleri on bir yaşındaki kızlarıyla mektupla haberleşiyor, analar, babalar… Kapıldıkları korkuyu, telaşı gözününüzün önüne getirin. Hubert Köşkü’ndeki biricik duvar telefonu, susmak bilmiyordu.

Sörler belli etmiyordu ama, allak bullak olmuştu NDS yönetimi. Kuduza karşı aşılatılan iki sınıf dolusu öğrenci, okul için tam bir skandaldı. Ne var ki Anadolu, kentleri ve insanlarıyla çok daha uygardı o yıllar. Kızların eğitimine değer verilirdi. Kimse « kuduracak » diye okuldan almadı, çocuğunu.

Haydarpaşa Garı, yatılıları evlerine götüreceği yarı yıl tatilini bekliyordu ki…

Devamı, pazara.

« Bir okul kapısı açan, bir hapisane kapatır. »
VİCTOR HUGO

«G» NOKTASI

Başbakan Erdoğan, «Bu gençliğin tinerci olmasını mı, büyüklerine isyankar bir nesil mi, milli manevi değerlerinden kopuk, hiç bir istikameti olmayan, meselesi olmayan bir nesil mi olmasını istiyorsunuz? » diye sorgulamış, dindar gençlik yetiştirmek şiarına karşı çıkanları.

Bilmiyorum hiç tinerci bir çocukla görüştü mü? Zavallıların ağzından yemin, billah düşmez ve zaten Allah’tan başka sığınacakları kalmamıştır, bir…

İkincisi, ister dindar olsun, ister dinsiz, gençlik isyandır ve zaten öyle olmalıdır.

Çocuklar, büyüklerine isyanla birey olmayı, kendilerini ezdirmemeyi ve haklarını aramayı öğrenirler. Büyüklerine sorgulamadan boyun eğen dindar gençliğin isyanı ise en tehlikelisidir. Adama yumurta atmakla yetinmez, tekbir getirip kör bıçakla keser, kanını da alınlarına sürerler.

Benden söylemesi.

İşte Afgan ve Pakistanlı Taliban, işte İranlı Mollalar… Acaba hangi türü AKP büyüklerine kıyak geçer?