BİG BANG’IN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Evrenin başlangıcındaki sırrı çözmek için, bilim adamları tarafından sayısız araştırma yapılmış ve pek çok teori üretilmiştir.

Üretilen her teoriden sonra yeni sorular, karşıt görüşler ve farklı bakış açıları ortaya çıkmıştır. Dünyamız, çevresini saran atmosfer, güneş sistemi, galaksiler, yeryüzü, hayvanlar, bitkiler ve insanların son derece kusursuz ve olağanüstü bir denge içinde olması da zaman zaman din ve bilimin çatışmasına neden olmuştur.

Evrenin başlangıcı, birçok bilim adamının fikir birliği ile Big Bang (Büyük patlama) teorisine dayandırılmıştı.

Bu teori, Evrenin 13.7 milyar yıl önce “yoktan var olduğunu” ileri süren teoridir. Aşırı sıcak ve yoğun bir noktanın patlaması, uzayın ve zamanın oluşmasını sağlayan büyük enerjinin açığa çıkmasıydı.

Gökyüzünde gördüğümüz herşeye tek bir patlama ve büyük bir enerji sebep oldu. Galaksiler, gezegenler, yıldızlar meydana geldi. Yıldızların doğup ardından ölmesi ve ölen yıldızlardan sonra oluşan gaz, toz ve kayaların bir araya gelmesi ile milyarlarca yıl sonra gezegenler ve dünyamız oluşmuştur.

Bu fikir birliğinden sonra başka bir soru ortaya çıktı. Evren durağan mı, yoksa genişliyor mu? NASA tarafından gönderilen uydular ve yapılan birçok araştırmadan sonra varılan sonuç: Yüz milyarca galaksinin bulunduğu evren genişliyor ve her galaksi diğerinden uzaklaşıyordu.

Her zaman sorgulamayı gerektiren bilim ve ilerleyen teknoloji sayesinde binlerce yıldır araştırılan evrenin sırrı konusunda epey bir ilerleme gerçekleşmiş olmanın yanı sıra hala alınması gereken yol çok fazla.

Bugün İsviçre-Fransa sınırında bulunan 27 km’lik tünel de CERN (Avrupa Nükleer araştırma merkezi) tarafından yapılan deneylerde de büyük patlamanın meydana geldiği anın hemen sonrasındaki koşullar araştırılıyor. Elde edilen veriler, dünya bilimcileri tarafından zaman içerisinde incelenecek ve Big Bang ile ilgili yeni bulgular ortaya çıkacaktır.

Belki binlerce yıl sonra gizli kalan bir çok sır aydınlanacak ve her bir teori yerini yeni bir teoriye bırakacak. Yüzlerce yıldır kabul gören Big Bang teorisinin, yeni kuşak evren bilimcilerin araştırmaları sonucu yerini yeni bir teoriye bırakması gibi.

Yüksek teknolojinin de sayesinde gerçeğe daha yakın teoriler ortaya atılmakta. 90’lı ve 2000’ li yıllarda savunulan yeni teori: Zamanın başlangıcının aynı zamanda bitmiş olan bir zamanın olduğudur. Yani zamandan önce de bir zamanın var olması.

2001 yılında iki evren bilimcinin sunduğu döngüsel teori, hiçlik teorisini savunan Big Bang’e bambaşka bir bakış açısı kazandırmış ve yeni bir evren teorisinin doğmasını sağlamıştır.

Son teori; Evrenin tek olmaması, yüzlerce hatta binlerce evrenin var olmasıydı. Ve birbiri ardına sıralanmış bu paralel evrenlerin arasındaki çekim gücü nedeniyle birbirleriyle çarpışma olasılığıydı.

Hiçlik teorisi yerini döngüsel teoriye bırakmıştı, yani Big Bang’in bir başlangıç değil de bir çarpışmanın sonucu olduğunu savunuyorlardı. Evren sonsuz bir döngü halinde devam ediyor ve bu patlamalar sonsuza kadar da devam edecekti.

Bu durum milyarlarca yılda bir olsa da başka bir patlama yada çarpışmanın olma ihtimalini de düşündürüyordu. Her an bir başka patlama yaşanabilir mi?

Sayısız evren, galaksi ve gezegenin olması bir başka soruyu da aklımıza getiriyor.

Evrende başka hayat var mı?
Hava, su ve yer çekiminin olduğu bir başka gezegen?

Milyarlarca gezegenin var olmasına karşılık, yalnız olduğumuzu düşünmemiz saçmalık gibi. Ama varsa da neden bu kadar sessizler?

Belki de vardılar ama yok oldular; belki de dünyaya ulaşana kadar öldüler ya da gelmek istemiyorlar…

Yıllardır dünyada ki UFO olayları, garip ışıklar, pilotların gördüğü esrarengiz cisimler olmasının yanı sıra, neden hala dünya ile irtibata geçmediler ya da geçtiler de haberimiz mi yok?

NASA “Evrende yalnız değiliz” diye bir açıklama yaptı. Peki elindeki bilgileri neden saklıyor?
Ya da NASA izlediğimiz uzay filmleri ile bizi uzaylıların varlığına alıştırmaya mı çalışıyor?

Uzay biyologlarının açıklamalarına göre; bazı gezegenlerde hayat dünyadaki ile aynı, bazılarında ise farklı olabilir. Ama dünya dışı yaşam insanlarınkine benzemek zorunda değildir. Çünkü hayat çevresel etkenlere bağlı olarak değişir.

Diğer gezegenlerde hayatın neye benzediğini belirleyen en önemli etkenin yerçekimi gücü olduğunu söylüyorlar (bu güç G harfi ile ifade edilir). Üzerinde pek durulmasa da bu çekim gücünün hayatı gerçek anlamda etkilediğini savunuyorlar.

Mesela 1G’lik kuvvet olan bir gezegende evrimleştiğimiz için yapımız böyle. 5G’lik yer çekimi kuvveti olan bir gezegende olsaydık ağırlığı kaldırabilmek için bacaklar daha kalın olacaktı yada yarım G’lik bir gezegende uzun bacaklı Avatar’daki gibi ince ve zayıf olacaktık.

Ayrıca 1969 yılında Avustralya’ya düşen bir göktaşı da yine önemli buluşlara neden oldu. Bu göktaşı sıradan bir kaya değildi. Göktaşı, içerisinde hayatı oluşturan ve bedenimizde bulunan amino asit ve başka tür kimyasalları barındırıyordu.

Yani dünyada hayat oluşmadan önce yaşamı sağlayan koşullar vardı, içinde.

Acaba yaşam dünya’ya düşen bir göktaşıyla birlikte tohum misali yayılarak oluşmuş olabir mi?

Kaynak:

Discovery Science, “Through The Wormhole”.