YARGI VE MİT KAVGASININ NERESİNDEYİZ?

“Demokratik” yoldan toplumları değiştirip dönüştürmek isteyen siyasal iktidarların elinde, kullanabilecekleri üç imkan vardır. Birincisi, hukuk/yargı sistemi, diğeri medya, üçüncüsü ise eğitim sistemidir. Eğitim sistemi, sonuç almada uzun erimli bir yöntemdir. Bu nedenle hukuk, toplumu “terbiye” etmek için siyasal iktidarların elindeki en etkili araçtır. Çünkü hukuk yolu, hem kısa sürede sonuç verir, hem yapılanlara meşruluk perdesi katar. Medya olanaklarının kullanımı için ise büyük ölçüde sermayenin denetimi gerekmekte olup, sermayenin “güçlü” iktidarlar karşısında nerede saf tutacağı zaten bellidir.

Geçmiş on yıl mevcut siyasal iktidarın, yukarıdaki imkanları kullanarak üç aşamalı bir plan çerçevesinde hareket ettiğini gösteriyor. Birinci aşama hükümet olmak, ikinci aşama iktidar olmayı başarmak (devleti ele geçirmek), üçüncü aşama ise toplumsal değişim ve dönüşümü sağlamak.

Hükümet, 2002 seçimlerini kazanıp üzerindeki ürkekliği attıktan sonra, iktidarını pekiştirmenin, devleti ele geçirmenin yolarını aramaya başladı. Siyasal iktidar, düzenle hesaplaşmayı göze alacak bir oy desteğini sağlamış olmanın avantajıyla, devlet kurumlarıyla hesaplaşmaya girme cesaretini kendinde görüyordu. Başlatılacak hesaplaşmada hukukun aracı kılınması, yargı sistemi içinde oluşturulacak özel görevli mahkemeler üzerinden hesaplaşmanın yürütülmesi kararlaştırıldı. Birileri olup bitene seyirci kalırken, kurulan özel mahkemelerin savcı ve yargıç kadroları büyük ölçüde “aynı anlayıştaki” kimselerden oluşturuldu. Bunu yapmak için önce pragmatik yolları kullanan, daha sonra, HSYK nu tümüyle denetimi altına alarak kurumsal olarak yargıyı denetler hale gelen siyasal iktidar, sonuç alıcı hamlelerini, kamuoyunu da zihinsel olarak denetleyerek (medyayı ele geçirerek) gerçekleştirdi. Öyle ki, eşitlik, özgürlük, adalet, demokrasi ve hukukun üstünlüğü adına bir kavga sürdürüldüğü, ayrıcalıkların kaldırıldığı, dokunulmazlara dokunulduğu propagandası ile sadece dincisi ve gelenekçisiyle muhafazakârları değil, liberalleri de yanına alma başarısını gösterdi.

Mevcut siyasal iktidarın, yargı üzerinden yürüttüğü ve bir-iki yıl öncesine kadar süren siyasal hesaplaşma sonucunda, Cumhuriyetin kurumları tam olarak denetim altına alınarak devlet sistemi tümüyle ele geçirildi. Şimdi ise, bugüne kadar hiçbir siyasal iktidarın düşünmediği, toplumun İslami dönüşümünü sağlayacak üçüncü aşamaya geçilerek, (dindar gençlik yetiştirilmesi, Atatürk’ü unutturacak bir çaba içinde olunması vb.) Türk Modernitesiyle hesaplaşma uygulamaları başlatıldı.

Gelinen bu aşamada, iki temel saptama daha yapmak gerekmektedir. Birincisi, bugüne kadar özel yetkili ağır ceza mahkemeleri (yargı) üzerinden yürütülen soruşturma ve kovuşturmalar, yargısal görünümlü siyasal hesaplaşmalardır. Dolayısıyla bu mahkemelerin savcılarının başlattığı herhangi bir soruşturma veya bu mahkemelerin verdiği kararlar, yargısal görünümlü siyasal hamlelerdir. İkinci saptama ise, devlet tam olarak denetim altına alındığına göre, özel mahkemeler üzerinden yürütülen yeni soruşturmaları, artık, “artçı sarsıntılara” karşı alınan yeni önlemler, asıl olarak da iktidar içi bir kavga ve paylaşım mücadelesi olarak görmek gerekmektedir.

Son haftada yaşanan yargı-MİT çekişmesi, bu iki çerçevenin içine oturtularak değerlendirilmelidir. Mevcut siyasal iktidarın devletin tam denetimini ele geçirdiği dikkate alındığında, yargı – MİT kavgasının, iktidarı oluşturan grupların, kendi aralarında iç iktidar paylaşımında alan kapma kavgası olduğu anlaşılmaktadır. İktidar içi pazarlık kızışmaktadır. Siyasal rant paylaşımının, Cumhuriyeti dönüştürerek toplumsal değişimi sağlamak için siyasal alanını genişletme mücadelesine paralel yürütüldüğü ya da dümende kimin olacağı tartışmasına yaslandığı açıktır. MİT operasyonunda, hedefin Başbakan olduğu çok bellidir. Başbakanın gittikçe otoriterleşen tutumunu kendileri için de riskli gören “cemaat”, denetiminde tuttuğu yargı eliyle, MİT Başkanının “başını” isteyerek Başbakanı hizaya getirme hamlesi yapmıştır. Karşı hamle, Emniyet Müdürlüğündeki müdürlerin görevden alınması ve Savcının işten el çektirilmesi ile sonuçlanmıştır. Hamleler devam edecektir…

Bu kayıkçı kavgası; bulanık suda balık avlamayan, “duruşu” belli olan bizler için, saf tutulacak bir kavga değildir. Bizler, yargı bağımsızlığına el atıldığı kandırmacasına prim veren ve özel yetkili ağır ceza mahkemelerini meşrulaştıran bir tutum içinde olamayız. İktidarın kendi içindeki post kapma kavgasında saf tutmak, av artıklarını kapmak için sıra bekleyen zavallı ve fırsatçı bir anlayışı yansıtır.

Bizlere düşen görev, toplumun gözünün önünde yürütülen bu siyasal post kavgasının amacını deşifre etmek, özel yetkili mahkemeler sistemine daha yüksek sesle karşı çıkmaktır. Bugüne kadar yürütülen soruşturmaların, “kontrgerillanın” yargılanması anlamına gelmediğini, yargının gittikçe polisleştiğini göstermektir. Çifte standardın bu derecede pervasızca yürütülmesi karşısında adam yerine konulmadığını, yok sayıldığını halka anlatmaktır. Sürdürülen iç kavganın ve bugüne kadar yapılanların ne bir özgürleşme mücadelesi, ne de demokrasinin genişletilmesi çabası olmadığını topluma açıklamaktır.

Mit – Yargı (polis) çekişmesi, bugüne kadar yapılanların devamıdır. Korku toplumu yaratılarak ve sindirilmiş toplum psikolojisinden yararlanılarak; yolsuzluğun, gericiliğinin, toplumu muhafazakârlaştırarak dönüştürmenin, kamu malları talanının üstünün örtülmesi, özgürlüğün bastırılması, polisin ve polis anlayışının hakim kılınması, emperyalizmin Ortadoğudaki yeni politikalarına hizmet eden bir ortamın yaratılması ve hukuku gözden düşürülmesi çabalarıdır bunlar…

Özel yetkili ağır ceza mahkemelerinde yürütülen her soruşturma, ardında bin bir gizli amacın saklı olduğu, ikiyüzlü bir yargılama olarak hukukun ve adaletin gözden düşürülmesinden başka bir işe yaramamaktadır. Bu süreçte hukuk araçsallaştırılmış, yargı siyasetin oyuncağı haline gelmiş, yargılamalar, halka karşı bir tehdide dönüşmüştür. Bilmeliyiz ki, hukukun ve adaletin özel mahkemelere ihtiyacı yoktur. Özel yargıç ve savcılara ise hiç gerek yoktur. Kimse ülkenin yurtseverlerini ve gerçek hukukçularını bu kayıkçı kavgasına ortak edemeyecek, kimse özel görevli mahkemeleri meşrulaştırmak için hukukun gerçek savunucularından yardım ve destek göremeyecektir.

Her şeye karşın, hukuk, günümüzde hala en önemli mücadele aracı olma özelliğini korumaktadır…

Öyle ise hukuku, mevcut yanlış ve tehlikeli anlayışın elinden kurtarmak gerekiyor. Bu, tüm hukukçuların olduğu kadar, toplumun da bir görevidir.